analogkafa @analogkafa

Direnmenin Mutluluğu

Giriş

Peter Weiss ismini duymamış ve doğal olarak onun herhangi bir yazısını okumamış olmam, görece çok sayfalı bu kitaba önyargılı yaklaşmama neden oldu. Pek tabi kitabı edinmeden önce kitap ve yazar hakkında yazılmış bilgilere bakma ihtiyacı duydum. Yazar hakkında geniş bir bilgi olmasına karşın Direnmenin Estetiği ile ilgili Türkçe yazılmış dişe dokunur eleştirilerin olmaması kitabı daha da gizemli hale getirdi. Orhan Kılıç’ın yazdığı, 6 Mayıs 2006’da Goethe Institut’de yapılan “Peter Weiss’ın Direnmenin Estetiği – ‘Yüzyılın Romanı’na Yaklaşımlar” isimli, büyük bir bölümünün Peter Weiss’ın yazarlık kariyeri hakkında olan konferansın özeti ve birkaç blog yazarının ‘kesinlikle okunmalı’ ve ‘harika bir kitap’ yorumlarını saymazsak doğru düzgün bir kaynak bulamadım. -belki de doğru yerde aramadım, bilemiyorum- Kendi dilimde yazılmış pek fazla yorum olmayan bir kitabı eleştirmek benim gibi takınçlı bir insan için fazla riskliydi. En azından kitabı okuyup hakkında yazdıktan sonra başka bir zihnin benim dışımda neler gördüğünü merak ederdim. Bu çabam da bu yüzdendi aslında: yazılanlardan görüş sağlamak değil yazdıktan sonra kendi gördüklerimi diğer görüşlerle yan yana getirmekti.

Kitabı ana dilimizde okumamızı sağlayan çevirmenlerin yazdığı önsözde bahsedilen bilgiler kitaba başlarken ne denli şanslı olduğumu hissettirirken bir yandan da kaygılandırdı. Direnmenin Estetiği ana dilinde yani Almanca yazıldıktan yirmi beş yıl sonra çok az sayıda çeviriden biri olarak Türkçeye çevrilmiş. İki çevirmenin beş yıldan fazlaca bir sürece yayılan çalışması kitabın ne denli yoğun bir emeğin sonucu olduğunu söylüyordu. Sekiz yüz yirmi sayfa olan üç ciltlik bu romanın halen İngilizce çevirisi olmaması da garip bir durum olarak zihnimde yer etti.

Peter Weiss

Yazarla yeni tanışmış birisi olarak benim gibi tanışmayanların olacağı ihtimaliyle biraz hayatından bahsetmeli sanırım. Peter Weiss 1916 yılında Almanya’da doğuyor. Babası Bohemya asıllı eski bir Yahudi. Dokuma fabrikası var. Annesi İsviçreli bir aktris. Almanya’da artan ırkçı atmosfer nedeniyle ailesiyle birlikte 1934’te İngiltere’ye taşınıyor. Ressam olmak isteyen Peter Weiss bir süre sonra Prag’a gidiyor. 1939’da Prag Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitiriyor. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle İsveç Stockholm’e taşınıyor. Bir süre grafikerlik ve ressamlık yaparak geçimini sağlıyor. Taşra kentlerinde tarım işçisi olarak çalışıyor. Halk okullarında öğretmenlik yapıyor. Yazı yazmaya da bu dönemde başlıyor. Çocuk tiyatrosu metinleri yazıyor. İlk oyunu… neyse, biyografiğe geçmeyelim, bu tür bilgiler internette mevcut zaten. Biz Direnmenin Estetiği’yle devam edelim. 

Kitabın amiyane tarifle yıldızlar geçidi olduğunu söylemek istiyorum. Kimler yok ki… Weiss, Duchamp’dan Picasso’ya, Bretch’den Neruda’ya, Einstein’dan Russell’a kadar birçok sanatçı, eleştirmen, akademisyen, asker, siyasetçi ve bilim insanına yer veriyor. Bazıları kanlı canlı olaylarda yer edinirken birçoğu da fikirleriyle veya eserleriyle dâhil oluyor. İdealler, kişilikler, fikirler ve olaylar geçmiş ve gelecek algısıyla uzun paragraflar boyunca harmanlanıyor. Çok sayfalı bu kitabın uzun paragraflarıyla birlikte bir de çok ‘isimli’ olması korkutmasın sizi. Roman, içerisinde barındırdığı tarihi karakterler ile akademik sıkıcılığa düşmeden, zorlama bir kurgu oluşturmadan, salt propaganda kaygısı taşımadan, onlarca tanınmış insanı ve fikirleri hoş bir ahenk içerisinde Brueghel tablosu gibi resmediyor. Böyle ağır cüsseli bir kitap başka türlü sindirilemez zaten, kendi kendini okutuyor.

Sinopsis

Roman, üç gencin Berlin’de bulunan Pergamon Müzesi’ne yaptıkları ziyaret ile başlayıp, İspanya İç Savaşı’na oradan da II. Dünya Savaşı’na uzanıyor. Sosyalist görüşe sahip bu gençler önce İspanya’daki direnişe sonrasında Nazi Almanya’sına karşı yürütülen savaşa dâhil oluyorlar. Karakterlerin faşizme karşı başlattıkları heyecanlı direniş, olaylar geliştikçe yerini derin bir umutsuzluğa bırakıyor. Herakles kadar haklı yükselen arzuları ve cesaretleri Herakles gibi yenilgiyle sonuçlanıyor. Gerçek anlamda kazananın olmadığı ama en az bir kaybedenin olduğu savaşlar ve onları sonsuzluğa betimleyen sanatçılar ayrılmaz bir ikili oluyorlar romanda. Sanatın taraflılığından ideallerin mantıksızlığına çözünerek geçen hikâye bizi sahip olduğumuz zamanla birlikte geçmiş ve geleceğe aynı anda odaklıyor. Peter Weiss, Antik Çağ’dan başlayıp İkinci Dünya Savaşı’na kadar gelen, savaşlar ve direnişler tarihini ele alıyor. Sanat ve siyaset ekseninde mit ile gerçek birbirine giriyor.

Sanata Bakış

Peter Weiss’ın toplumcu gerçekçi bir sanat anlayışı olduğunu hemen anlıyoruz. Sanatın aristokrasinin elinde olduğunu, üst sınıfın günlük rutinlerini alt sınıflara yaptırmaları neticesinde sanata zaman ayırabildiklerini söylüyor. Her şeylerini ellerinden aldıkları insanlar sayesinde enerjilerini zinde ve zengin kavrayışlı düşünme süreçlerine yönlendirebiliyorlar, böylece tahakküm ve aşağılamanın içinden sanat doğuyor.

Bu, sanat üretenlerin ve sanat alıcılarının sömürü düzeninde üst sıralarda olduğu anlamına geliyor. Sistem alt tabakadan insanları sömürebildiği sürece sanata yer verebiliyor. Sadece sanayi ve ticaretin değil sanatın kendisinin de işçilerin kan, ter ve gözyaşlarıyla yükseldiği ve geliştiği fikrini savunuyor. 

“Bizim sorunumuz sanatta bir üsluptan diğerine geçişin nasıl olduğu değil, hasta geçirilen bir günü güçsüz düşülen ertesi gün izlediğinde ne olacağıydı…” Çalışan işçi sınıfın, aristokrasiye ait olan sanattan aynı zevki almasının mümkün olmadığını, örneğin bir tiyatro gösterisinde fabrikada sekiz saat üretim bandında çalışmış birisinin o tiyatronun karanlık atmosferinde önceliğinin uyuklamak olduğunu söylüyor. Kişi ancak refah seviyesine ulaştığında sanatı kendiliğinden kabul eder, onun dışındaki çabalar zorbalıktır. -çok doğru- Ayrıca sanatın ne türlüsüne ilgi duyulacağı da yine aynı sebeplere bağlıdır. Bu görüşle alakalı yerel bir hikâye var. Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası), tamamen klasik batı eserlerinden oluşan repertuarıyla Sivas’ta konser verir. Konserden sonra bir gazeteci salondan çıkan birine “Konseri nasıl buldunuz?” diye sorar. Sivaslı’nın bu etkinlikle ilgili yorumu şöyledir: “Sivas Sivas olalı Timur’dan beri böyle zulüm görmedi.”

Sanatı idealize ederek topluma dayatmak faşizmin başka bir boyutudur. Toplumu geliştirme yolunda hiçbir fayda sağlamayacağı gibi aksine sevimsiz bir algı oluşturacaktır. Bilinçlenmeyi sadece sanatla yapmaya çalışmak iğneyle kuyu kazmak kadar zordur. Ancak ekonomik özgürlük toplumsal aydınlanmayı getirebilir. Sınıf ayrımının ortadan kalktığı eşit yaşam biçimi ile birlikte iletişim kuvvetlenir. Sanat tek başına bir işe yaramaz fakat sanatsız direniş de olmaz. Sınıf ayrımını belirginleştirmek ve halkı heyecanlandırmak sanatla yapılmalıdır. Sanat beraberinde varlık bilincini getirir ve ancak bilinçli insan haksızlığa karşı direnebilir. Ama önce eşit gelir dağılımı gerekir. Bu çok tuhaf bir durumdur. Bilinçlenmek ve direnmek ile ilgili George Orwell’ın 1984 romanındaki şu sözünü hatırlıyorum: Bilinçleninceye dek asla başkaldırmayacaklar, başkaldırmadıkça da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.

Weiss, Zeus Sunağı üzerindeki figürlerin imtiyazlı kişiler için bir haz nesnesi olduğunu, sıradan halk için ise esaretlerinin hatırlatıcısı olduğundan dolayı acı verdiğini, estetik olarak haz almayan insanın hikâyedeki ezilen figürler ile duygudaşlık kurduğunu düşünüyor. Savaş tasvirlerinin olduğu kabartmalarla yeni bir savaşa hazırlanan Almanlar arasında benzetmeler yapıyor. Sanat eserlerinin hükümdarların hâkimiyetlerini kanıtlamak ve perçinlemek için yapıldığını söylüyor. Sanat, savaşlardan galip çıkan kralların egemenliğinin kanıtlanması, gücün kimde olduğunu hatırlatmanın ve hafızada canlı tutmanın aracıdır. “Soyluların halklar karşısında kazandığı zaferi göklere çıkaran bu taş kütlesi, şimdi onu görmeye gelenlere ait bağımsız bir değer mi?” diye sorarak sanatın amacını ve izleyenin bakış açısını sorguluyor.

Peter Weiss’ın sanat okulundan mezun olduğunu unutmamak gerek. Bu tespitler kendisinin sanat görüşünü de açıklıyor. Yaptığı resimler ve çektiği belgesel filmler sürrealist imgeler taşısa bile bu kitapla birlikte onun esas beslendiği yerin toplum hayatının sıradanlığı olduğunu söylemek yanlış olmaz. “Benim sosyalizm ve komünizm imgem, hiçbir zaman gücü ellerinde tutan ve yöneten sınıflardan beslenemez. Her zaman en alt tabakalarda yaşayan, yoksulluk ve acı çeken kitlelerden beslenebilir." diyor.

Tezer Özlü’ye verdiği röportajda İsveç’in dinamizmden yoksun olduğu görüşüne katılıp katılmadığı sorusuna işçi, çiftçi sınıfla, tutuklu ve toplum dışına itilmiş insanlarla birlikte çalıştığını söyleyerek “...bilemezsin böylesi insanlardan ne denli güçlü inisiyatifler geliyor. Bu konuları sonrasında film çalışmalarımda yansıttım. İnsanın şahsen yaşadığı olaylar, sanat yapıtlarından daha önemli…” diyor. Romanda ressam Hans Tombrock karakterine yine aynı şeyi söyletiyor: “…gerçek eğitimi orada, en yoksulların arasında alıyorsun, ona buna yağ çekerek, el etek öperek girebildiğin akademilerde değil.” 

Tahakküm ve Direniş

Her fırsatta savaşların adil olmadığını, savaşlardan sonra kazancın da adil olamayacağını, güç ve iktidarın, ezilen ve ölmek zorunda olan sıradan halk için uzak olduğunu, elitler için savaşmakta olan toplumun bir başka elit için öleceğini söylüyor. “Bir zorbanın iktidarı çökerken bir başkasınınkinin kurulması adına muharebelerde oluk oluk kan akmasının üstünden iki bin yılı aşkın bir zaman geçmişti.” derken eski düzenin devam ettiğini şimdi ise bir başka zorbanın (Hitler) yüzünden Avrupa’nın kan gölüne döneceğini belirtiyor.

Direnişin ayrımcılıkla birlikte başladığını, sınıf mücadelesinin eskisinden daha güçlü olduğunu, kuşaklar arası çatışmanın da ayırıcı bir çizgi olarak devam ettiğini söylüyor.

Yazarın romanını Pergamon Müzesi’nde başlatmasının nedeni sanat tarihinin ve siyaset biliminin akademik olarak Antik Çağ’dan itibaren ele alınmasıyla doğrudan bağlantılı. Sanat en çok yunan mitolojisinden besleniyor. Romanın kahramanlarını da mitolojik hikâyelerle birlikte tanımaya çalışıyoruz. Mitolojik olayları uzun uzadıya anlatması ve betimlemeler yapması yaşanacak olaylarla kuracağı ilişkiyle ilgili. Neden başka bir müze değil de Pergamon’da başlatıyor, sonuçta Antik Yunan’da inşa edilen yüzlerce yapı var. Bunun birçok nedeni olsa da –tanrıların savaşını tasvir etmesi ve karakterlerin Berlin’de olması- esas sebep bu yapının kendisi gibi gurbetçi olması. Zeus Sunağı, bulunduğu topraklardan koparılıp alınmış ve -hiç olmayacak- başka bir coğrafyada yaşamaya mecbur bırakılmış bir yapı. Tıpkı kendisi gibi doğduğu yerden taşınmak zorunda kalmış bir kültür.

Ama bu tapınak nasıl ki tüm insanlığın ortak değeri olarak görülüyorsa yazarın kendisi de öyle görülmeli bence. Hiçbir yere ait olamama duygusunu taşıyan Weiss “ben uluslararası bir insanım, kendimi bir yere ait hissedemiyorum” diyor. “İnsan doğduğu değil doyduğu yere aittir” diyerek emeğin de vurgusunu yapıyor.

Tarihi hikâyede; İskender’in ölümünden sonra generalleri arasında çıkan iktidar savaşında hepsi tanrıların soyundan geldiğini bu yüzden iktidar hakkının kendinde olduğunu söylemiş. -İskender de zamanında Herakles’in ardılı olduğunu beyan etmiştir.- Yazar bu hikâyede ari ırk söylemiyle Almanların tüm dünyaya egemen olma isteklerinin geçmişteki köklerine bir pencere aralıyor. Bergama tapınağının Berlin’de olma nedeni de bu ardıllık meselesinden kaynaklanıyor. Almanya kendisini kadim medeniyetlerin elçisi olarak görüyordu. Bu nedenle müzelere ve sanat eserlerine çok önem veriyordu. Müzeler geçmişin zaferlerini taşırdı, ona sahip olan da o zaferlerin devamlılığına sahip oluyordu. Kimin tarihi daha eskiyse onun haklılığı, -haksız- hak arayışı meşrulaşıyordu bir nevi. -tarihe sahip olan geleceğe sahip olur.

Aslında romandaki tüm kurgu bu geçmiş ve gelecek ilişkisi içerisinde örülüyor. Faşizm, kendisini haklı çıkaracak argümanları nasıl geçmişten alıyorsa, ona karşı olan isyancılar da öyle yapıyor. Gençler kendilerini savaşa hazırlarken tarihteki zorbalara karşı başlatılan isyanlardan bahsederek kendilerini cesaretlendiriyor ve çıktıkları yolun haklılığını sağlamlaştırıyorlar.

Weiss, korku ve direnişin aynı anda var olamayacağını söylüyor. Ölümden korkmanın anlamsızlığını ve sonuna kadar yaşamayı, zorbalığa direnmeyi salık veriyor. Baktığı resimlerden fazlasıyla etkilenen Ayschmann’ın, “Resimdeki yüzlere, nefretle birbirine bastırılmış dudaklara, iri iri açılmış gözlere bakarken, ölümü düşünürken korkmuyorum, şu an böylesine içimizde hissettiğimiz şeyi geri gelmemek üzere yitirmek beni korkutmuyor, çünkü bu yaşama aitlik duygusu ancak yaşadığımız sürece olacak, ölümümüzle birlikte o da yok olacak. Demek istediğim, yaşama tutunmamız, yaşadığımızı bilmekten geliyor, yitirdiğimiz yaşamın acısını duyamayız, çünkü o zaman biz de geçip gitmiş olacağız. Sadece hayattakiler ölümden korkabilir, ama buna da gerek yok, çünkü hâlâ hayattayızdır, ölümle birlikte korku da yok olur, bu nedenle ölümden korkmak anlamsızdır.” sözleriyle hayatta olmak direnişin devam ettiği anlamına gelir, ölmek diğer tüm korkular gibi ölüm korkusunun da sonudur diyor. Hayattayken ölümden korkmanın anlamsız olduğunu çünkü bunu düşünebildiğimize göre hayatta olduğumuzu söylüyor. Epikürcülerin “ben varken ölüm yok ölüm varken de ben yokum, o halde korkacak ne var” sözü aklıma geliyor. Yazar birçok felsefi söylemi, tartışmayı, bizi roman okuma hissiyatından çıkarmadan karakterler vasıtasıyla paylaşıyor. 

Sonuç

Böylesi bir kitapta, sanat siyaset ilişkisini, faşizme karşı girişilen tarihsel olayları, tarihsel karakterlerle sonuçta edebi bir kaygıyla ele almak bir yazma eylemi olarak direnmenin estetiğidir. Bu kitabı sıradan bir okuyucu olarak okumak ise başlı başına direnmektir. Uzun paragrafları, metnin içerisine yerleştirilmiş (ayrılmamış) diyalogları, felsefi görüşleri ve detaylı betimlemeleriyle kitabı okuma eyleminin kendisi bir direnmeye dönüşüyor. Yazarın kendisi de aynı şeyi söylüyor: “Ben bu kitabı bir blok gibi biçimledim. Baskısı bile bir kerpiç tuğla gibi. Gri. Resimsiz. Çekici değil. Picasso'nun Guernica'sını bilirsiniz. O da anlaşılması güç bir yapıttır. Bu kitap okurdan büyük çaba bekler.” diyor. 

Bu romandan keyif almak için Zeus Sunağını, Gericault’nun "Medusa’nın Salı"nı, Picasso’nun Guernica’sını, Kafka’nın Şato’sunu, Dante’nin İlahi Komedyası’nı, bilmek gerekir. Roman bu bakımdan her ne kadar kendisini açıklamaya çalışsa, içerisinde bulunan eserlere ekfrasis yapsa da okuyucu olarak bu eserler ve yaratıcıları hakkında bilgi edinmiş olmak hoş oluyor. Bu kitabı bazı romanlar gibi koltukta uzanarak okuyamazsınız. Not almadan, bahsi geçen isimleri, eserleri araştırmadan rahat olamazsınız. Roman bu yönüyle akademik bir çalışmaya benziyor.

Bu kitabı bu zamana kadar okumamış olmak üzücü olsa da hiçbir tanışma geç değildir diyerek teselli buluyorum. Bir kitabı okumamış olmak üzerine yapılan; “falanca kitabı nasıl okumazsın, o yazarı nasıl bilmezsin, şu kitaplar okunmadan sanatçı olunmaz, hatta insan bile olunmaz’ gibi abartılı üst benlikçi yorumlara katılmıyorum. Kitaplarla tanışmak insanlarla tanışmak gibidir. Tüm şartların uygun olması, mental anlamda olduğu kadar fiziksel olarak da hazır olunması gerekir. Aynı ortamda bulunduğunuz zaman tanışma gerçekleşir. Beni, Peter Weiss’la aynı ortamda bulunduran ve Direnmenin Estetiği hakkında yazmamı sağlayan sevgili Zeynep Gültekin’e teşekkür ediyorum.

Direnişte kalın, sağlıcakla…

2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli