Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Yüzler, Korkaklar, Küstahlar, Avcılar, Tuzaklar ve Diğer Yüzlercesi

Yüzler, yüzlerin aldığı o sayısız ifadeler, mimikler ve jestler her zaman ilgimi çekmiştir. Sadece benim değil, bütün dünyanın da ilgisini çekiyor bence. Limonun tadını keşfeden bebekler mesela bu konuda ilk aklıma gelenlerden. Mutlaka bir yerde karşınıza çıkmıştır. Bir de böyle durumlardan ziyade karakterlere has yüz şekilleri var. Ruh hallerinin yüze yansıması, onu şekillendirmesi kaçınılmaz. 

Daha önce beden dili ile ilgili bir kitap okumuştum. Orada yazılanlara göre sadece mutlu gibi yapsak mesela gol atmış bir futbolcu misali ellerimizi havaya kaldırırsak vücudumuzun saniyeler içinde mutluluk hormonları salgılayacağını söylüyordu. O halde sadece üzgün gibi bakarsak gerçekten moralimizin bozulacağını düşünebiliriz. Aynı şekilde insanların mizaçlarının da yüzlerine yansıması, genel karakter özelliklerinin yüzlerinden anlaşılması bana hiç de imkansız gibi gelmiyor. Dolayısıyla zaten okumam gereken bu kitapla Rasim Özdenören’in denemelerine merak salarak geç de olsa tanışmış oldum.

Başladıktan sonra gördüm ki, bu eser okuduğum diğer kitaplara hiç benzemiyor. Sadece böyle bir kitap yazma fikri bile bana çok güzel geldi. İnsana dair onlarca duygunun yanında, farkında bile olmadığımız değişik karakterlerin ruh halini anlamaya, iç yüzünü görmeye çalışıyorsunuz okurken.

Küçükken bencil insanları anlayamaz, kendilerini nasıl bu kadar önemli gördüklerine şaşırırdım. Ama bir yandan da kendi prensiplerine bağlı ve başkalarına “Hayır” diyebilen insanlara özenirdim. Kendimi iki uca da uzak hissediyordum aslında ama bir tarafa karşı aşırı önyargılıydım. Sadece kendisini düşünen insanlara katlanamıyordum.

“Kişinin kendi nefsini sevmesi onun doğal yönsemelerinden biri olarak kabul edilir. Ama kendi nefsini her şeyin önüne almak ve onu her şeyden çok seviyor olmak, üstelik o kendini sevdiği için başka herkesin de aynı duyguları paylaştığını sanarak dünyanın kendi etrafında döndüğü vehmini yaşamak.. bu, hastalıklı bir vaka olsa gerek.”

Hastalık deyince de aklıma sigara ile ilgili okuduğum bir çalışma geliyor: Sigara dumanına maruz kalan pasif içicilerin o sigarayı içen kişiden daha çok zarar görmesi, bana bazı hastalıkların hastalardan daha çok hasta yakınlarına zarar vermesini hatırlatıyor. Üstelik böyle bir durumda hasta, hasta olduğunun farkında bile olmayabilir. Bu belki de en tehlikeli durumdur.

“Bir korkak, korkak olduğunu bilir, çünkü korkusunun nesnesini bilir. Oysa nankör için durum her zaman bu kadar berrak görünmeyebilir. Nankör, öyle olur ki, bir nimeti reddettiğini bile fark etmeyebilir.”

Fark edilmeyen onca şeyin yanında bir de sonu gelmeyen bahaneler var. Kitabı okurken anlıyorsunuz ki yeri geldiğinde tek bir bahane bile yıkılmaz bir duvar gibi karşımızda dimdik durabiliyor.

“En kaba ve uyduruk bir bahane bile, bahanecinin silahı olarak kullanılabiliyor. Kurdun, suyunu bulandırdığına dair kuzuya karşı ileri sürdüğü bahane aslında daha baştan tüketilmiş bir bahane olmasına rağmen tüketilmez olarak kullanılmaktadır.”

En baştan tüketilmiş bahanelerin bile ne kadar geçerli olduğunu görünce insan ister istemez şaşırıyor. Sanki hiç kendimize bahaneler uydurmuyormuşuz gibi. Beni şaşırtan bir diğer şey ise günümüzde hep karşımıza çıkan her şeyi isteyen insan profilinin yanında bir de hiçbir şey istemeyen insanların varlığıydı.

“Bir küstah ne eğere gelir, ne semere. Eğer varsa semere talip olur, semer hazırsa eğer ister. Fakat küstahın bu verimsiz tipi ancak eğerle semer arasındaki sarkaçta gidip gelir, onun için üçüncü bir şıkkın ihtimali yoktur: Böyle bir küstah eğeri de, semeri de istemez; ama ne istediğini de bilmez. O yalnızca istememeyi, yalnızca çemkirmeyi bilir.”

Az önce hiçbir şey istemeyen deyince belki başta olumlu bir şey düşündünüz ama gördüğünüz gibi bu istememe hali hiç de öyle pozitif bir şey ifade etmiyor. Sürekli bir şeylerden şikayet edip, eleştirdiği şeyleri değiştirmek için en ufak bir adım bile atmayan insanlar geldi benim aklıma bunları okurken. Maalesef bazen kendimi de o insanlar arasında buluyor, umutsuzluğa düşüyorum. Sonra aklıma küçük de olsa bir adım atmanın önemi geliyor. Ama o adımları atarken de çok fazla hızlanmamaya, daha da önemlisi attığım adımların belirlediğim hedefler doğrultusunda olmasına dikkat ediyorum.

“İhtirasın mola yerleri olabilir ama onun menzili yoktur. Ulaşılan her menzil, bir sonrakinin mola yerine kaim olur. Kral olmak için bir kral öldürmek yetebilir, ama kral kalabilmek için başka kurbanlar da gerekebilir.”

Kitapta en çok beni etkileyen bölümlerden biri de tuzakla ilgili olan tespitlerdi. Avcılık benim hiçbir zaman ilgimi çekmemiştir. Bunun bir spor olduğu konusunda da şüpheliyim. Gerçi bu konuda çok fazla bilgim de yok o yüzden burada atıp tutmak istemiyorum ama tuzak kurmakla avcılığın farklı şeyler olduğu hiç aklıma gelmemişti daha önce.

“Avcının avcı olmayanı tuzak kurar. Şöyle de söylenebilir: Birisi tuzak kurarak avlanıyorsa o kimse avlanmaktan başka bir iş yapmış olur. Avcı, avının avlanmamasına ve avlanmamak için yeteneklerini kullanmasına fırsat tanır. Tuzak olayında ava karşı bu imkân ortadan kaldırılmıştır: Avcı, avı ile karşı karşıya gelmekten kaçınınca, avın kaçmak veya başka yollara başvurmak suretiyle kendisini savunma imkânı da ortadan kaldırılmış olur. Avcılık, her nasıl olursa olsun avını yakalayıp öldürme eylemi değildir. Avcılık, evet, son tahlilde avını yakalamak ve onu öldürmek üzerine kurulu bir eylemdir, fakat bu eylem ‘her nasıl olursa olsun’ biçiminde gerçekleştirilmez.”

Olsun da nasıl olursa olsun felsefesine kendimi hiçbir zaman yakın hissedememiş ve bu kafadaki insanlara karşı hep mesafeli olmuşumdur. Şimdi böyle yazınca fark ediyorum, belki de hepimiz yakın hissettiğimiz duygu ve düşüncelere sahip insanları istiyoruz etrafımızda. Ancak bu çok uç noktalarda olursa bir anlamda kendi kurduğumuz tuzağa düşebilir, bir çemberin içinde deney fareleri gibi dönüp durabiliriz. Yine de ben bu riski alıyor ve başarılı görünmek yerine gerekirse eve eli boş dönmeyi göze alıyorum. 

“Tuzakçı başarının ardında koşar. Fakat hedefi gerçek bir başarı değildir: başarılı görünmesi yeterlidir onun için: Başarılı görünmek, yalnızca böyle görünebilmek, onun için başarının ta kendisidir. Bu yüzden mesaisinin belki tamamını ‘başarılı görünmek’ için harcar diyebiliriz. Belki böyle bir mesainin yarısı ‘gerçek başarının’ elde edilebilmesi için yeterli olabilirdi. Fakat tuzakçı bu yoldan ve belki farkına varmadan kendini de bir tuzağın içine sokar. Çünkü onun için belki de gerçek bir başarı elde etmek için çaba sarf etmek enayilik sayılır. Tuzaksa kolay bir yoldur! Tuzak kuran, olmadığı ve yapmadığı bir şeyi olmuş ve yapmış gibi göstermenin sevdasındadır. Hak etmediği bir başarıyı hakkıymış gibi gösterebilirse, bu onun başarısıdır. Onun hak etmediği başarıyı onun sananlar tuzakçının nezdinde enayilerdir. Bu yüzden de dünyada kendinden başka herkes enayi durumunda bulunur: Bir açıkgöz varsa, o da kendisidir.
Gerçek avcı için eli boş dönmek de avcılığın muhtemel ve mukadder akıbetlerinden biridir. Oysa tuzakçı için eli boş dönmenin hüznü ve vakarı bir hiçtir: O, eve boş dönmektense çarşıdan alınmış balıkla gelmeyi tercih eder.”

İnsan başarılarından değil, başarısızlıklarından öğrenir. Tuzak kurmaya meyil edenler sanırım bunu öğrenecek kadar başarısız olmamış ya da buna cesaret edememişlerdir. Yeni bir sayfa açmakla, geçmişi silmek bana hep farklı şeylermiş gibi gelir. Çünkü sık sık yeni bir sayfa açmaya çalışırım, özellikle de yıprandığım, güçsüz kaldığımı hissettiğim zamanlarda. Ama bunu geçmişi silerek yapmak aklımdan geçmez. Çünkü bunu yapamam. İnsan hayatında geçmişini bir tarayıcıdaki gibi kolayca geçmişi sil diyerek silemiyor. Ki bunu yapabilseydik bile kim bilir ne acayip durumlarla ve hiç ummadığımız yan etkilerle karşılaşacaktık. Hatta muhtemelen pişman olacaktık. 

Yeni bir sayfa açmak her şeyden önce bir sayfayı bitirmiş olma hissi veriyor bana. İyi veya kötü bir yaşanmışlık barındırıyor açılan her yeni sayfa. Bu arınma hissisi silerek değil, yeni şeyler yazarak yaşamak da mümkün yani. Zaten bir kağıda yazılan bir yazıyı başka kimse okuyamasın isterseniz eğer, en iyi yöntem bilinenin aksine silgi kullanmak değildir. Hele bir acemi gibi üzerini karalamak hiç değildir. Çünkü böyle yaparsanız sildiğinizi sandığınız harfler biraz dikkatle bakıldığında rahatlıkla okunabilir. Ancak okunmasını istemediğiniz o kelimelerin üzerine bambaşka kelimeleri tekrar tekrar yazarsanız en keskin gözler bile ilk yazılanları okuyamayacaktır. 

“Geçmişinden utanan insan, geçmişini arındırmakta öylesine ileri gider ki, geçmişini sile sile, bir gün, tümüyle kendisinin silinmiş olduğunu fark etmez bile..”

Yazarın diğer kitaplarındaki gibi Yüzler’de de başka edebi eserlerden çok güzel çıkarımlar yapılıyor. Daha önce belki de beni çok daha fazla etkileyecek olan bu tespitler, şimdi beni o kadar şaşırtmadı. Acaba, diye düşündüm okurken, biraz ara mı vermeliyim bu denemelere. Yüzler’i okurken yüzlerce şey geçti hep aklımdan. Belki de okumaktan çok düşünmüşümdür diyebilirim. Bu kitabı düşündüren yazılar okumayı seven herkese öneririm.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 
Dün gibi hatırlarım ben de bir gün böyle tek bir yazıyla başlamıştım yazmaya.
2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli