Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Tirende Bir Keman, Yaşlı Şarkıları ve Gençliğimin Kitapları

İnsan neden acı çekmek, mutsuz olmak ister? Bu beni hep şaşırtmıştır. Bazen kendimize mutlu olmayı yakıştıramıyoruz sanırım. Ya da hak etmediğimizi düşünüyoruz belki de. Peki bile isteye insan neden kendi yaşama sevincini söndürür? Üstelik bunun tam aksini yapabilecekken!

Ben mesela korku filmlerini pek sevmem ve çok nadir seyrederim. Bunun yerine güldüren, motive eden filmleri tercih ediyorum. Gerçi bazı korku filmleri de güldürebiliyor ama aynı şeklide korkmayı istemek de çok garip bir durum bence. Bunun yerine şaşırtan, düşündüren filmler çok daha izlenesi değil mi? Şarkılar için de benzer şeyleri düşünüyorum. Gaza getiren, ayağa kaldıran şarkılar varken insan neden arabesk dinler?

Bununla ilgili şuna benzer bir şey okumuştum, insan kendi çektiği acıların bir benzerini başkasının da çektiğini gördüğünde iyi hissediyormuş. Çay harareti alır, diye bir sözümüz vardır ya hani. Onun doğruluğunu ispatlamak için öne sürülen çivi çiviyi söker gibi bir şey anlatılmak istenen sanırım. Halbuki o çay, dere anlamındaki çaydır. 

Okuduğum son kitaplara bakıyorum da şimdi, ölümler, kayıplar, cenazeler, intiharlar hep üst üste gelmiş. Sanki özellikle ayarlamışım gibi. Ama bu kitabı okurken Mustafa Kutlu’ya bizim Murakami’miz diyebilir miyiz acaba diye düşünmedim değil. Muhtemelen diyemeyiz ama bu kitapta o kadar çok şarkı ismi geçiyor ki, İmkansızın Şarkısı’nı okurken hissettiğim ben şarkılardan anlamıyorum duygusunu yine yaşadım diyebilirim. 

Gerçekten anlamıyorum. Zaten bir önyargım hep olmuştur şarkılara karşı. Hatta bir dönem abartıp neredeyse iki sene hiç müzik dinlememiştim. Öte yandan şöyle de bir şey var. Ne zaman denk gelsem Ferdi Tayfur’a, Müslüm Gürses’e, Orhan Gencebay’a; büyük ihtimalle ezbere bildiğim için kendimce eşlik ederim şarkılarına. Onların büyüsüne engel olamam. Yaşamadığım ayrılıkların, aşk acılarının ızdırabını çekerim. Bu üç ismin zaten dünya çapında seslere sahip olduğunu düşünmüşümdür hep. Biz reklamlarını iyi yapamıyoruz sadece. Ayrıca onları tek bir müzik türüyle eşleştirerek büyük haksızlık yapıyoruz.

Çok sevdiğiniz birinin hoşlanmadığınız bir şeyi yaptığını ve birden aslında o şeyi de sevmeye başladığınızı gördüğünüz oldu mu daha önce? Hiç güzel anlatamadım biliyorum ama bu hissin tarifi çok zor. Ben Türk sanat müziğini de hiç dinleyemem normalde. Bana hep yaşlı şarkıları gibi gelir onlar, içimi bayar. Ama şimdi sorsanız en iyi Ferdi Tayfur albümü nedir diye, Gençliğimin Şarkıları adını taşıyan albümü gelir aklıma hemen. Kimisine yaşlılığı temsil eden şarkılar, bir başkasına gençliğini hatırlatıyor. Öyle cümleler geçiyor ki o şarkılarda, insanı alıp uzaklara götürüyor:

Hiç ayrılamam derken, kavuşmak hayal oldu.

Şu tek cümle üzerine kitaplar yazılır. İşte hayat böyle bir şey. Hiç yapamam zannettiğin şeyleri hayal bile edemez hale geliyorsunuz. Bunu çocukken dinleyince anlamıyorsun muhtemelen. Bir kulağından giriyor, ötekinden çıkıyor. Ama yaşadıktan sonra biliyorsun ve ondan sonra duyduğunda, bunun böyle güzel ifade edildiğini gördüğünde, yalnız olmadığını anladığında ne kadar üzülürsen üzül bir yandan da mutlu ediyor seni bütün bunlar. Garip bir haz alıyorsunuz. Türküler de aynı şekilde. Yeri gelmişken yazayım zaten kitapta da geçiyor, Ahmet Hamdi Tanpınar boşuna söylememiş:

“Bizim romanımız türkülerimizdir.”

Müzikten bu kadar bahsedip hâlâ kitaba geçemedim gibi oldu ama işin aslı öyle değil. Kitabı okurken siz de bir şarkıdan diğerine gideceksiniz sürekli. Algıda seçicilik kavramı bu anlama mı geliyordu tam olarak hatırlamıyorum ama kendimden yola çıkarak şunu söylemek istiyorum. Düzenli yazmaya başladığımdan beri sürekli karşıma anlatmaya değer olaylar, insanlar, kitaplar ya da durumlar çıkıyor. Hemen not alıyorum bunları. Çoğunu yazamıyorum burada ama bazılarının yeri geliyor. Bu kitapla birlikte anladım ki müzisyenler de buna benzer bir deneyim yaşıyormuş.

“Müzisyenler böyledir, hep bir beste dolaşır etraflarında.”

Sadece müzisyenler için değil elbette bu. Derdin neyse onunla ilgili şeyler çıkıyor karşına sürekli. Sizin etrafınızda neler dolaşıyor? Bu sorunun cevabını biraz düşünmek gerekiyor. Bunu sadece algıda seçicilikle açıklayamayız sanırım. Çok daha geniş kapsamlı bir durum bu. 

Hikâyemizin kahramanlarından Kenan, bir kemancı ve çalıştığı gazinoda şarkıcı olmak için gelen Semiramis’e ilk görüşte aşık oluyor. Neyse ki bu aşk tek taraflı değil ve evleniyorlar. Kenan’ın Semiramis’e verdiği dersler sayesinde O da kısa sürede assolist olmayı başarıyor ve bir çocukları oluyor, Sadullah. Bütün bunların neresi acıklı, her şey ne kadar güzel gidiyor diye düşünüyorsanız acele etmeyin derim. Gazinonun sahibi Semiramis’e göz koyuyor. İş ayrılmalarına kadar gidiyor ve Semiramis çocuğunu bile umursamadan Kenan’ı terk ediyor.

“‘– Boşver be Kenan çivi çiviyi söker. Sana kız mı yok. Bul birini sefanı sür.’ İnsanoğlu nasıl acımasız. ‘Bul birini sefanı sür.’ Kolaydı sanki. O kadar hatırayı ne yapacağız. Her şarkı onu hatırlatıyor. Her çiçek, her çocuk, her bulut, her kuş. Haliç kıyısına inemiyor.”

O kadar çok şarkı ismi ve sözü geçiyor ki kitapta, tabii ben neredeyse hiçbirini bilmediğim için düz yazı gibi okudum oraları ama baktım sonra Youtube’da 40 küsur şarkıdan oluşan birkaç liste var. Merak edenler bakabilir. O şarkıları sevenler bu kitaptan bambaşka bir tat alacaktır. Gerçi o şarkıları bilmeyen ben bile şu sözler karşısında kayıtsız kalamadım:

“Saçların tarumar gözlerinde nem
Ateşe benzerdin küle dönmüşsün.”

Kenan’ın hikâyesi yürekleri parçalıyor, okurken üzülüyorsunuz ama oğlu Sadullah’ın başına gelenleri okuyunca bunun sadece giriş olduğunu anlıyorsunuz. Hiç kullanıldığına şahit olmadım ama internette bazen gördüğüm bir söz var, öyle ölmem füze at, diye. Artık bir de böyle kavramlar var, hayatta karşılığı yok ama internette çok sık görüyorsunuz. Eskiden o sadece filmlerde olur dediğimiz şeyler şimdi o sadece şu sitede, şu uygulamada olur gibisinden bir hal alıyor sanırım. Kitabı bitirince benim de öyle diyesim geldi yazara. Kitabın sonlarında mıydı hatırlamıyorum ama şu paragrafla hem kitabı, hem hayatı özetlemiş aslında yazarımız:

“Günler hep böyle geçecek, güneş hiç batmayacak, neşe de keder de hep aynı kalacak sanırız. İnsanoğlu aldanıştadır. Güneş batar, yağmur kesilir, kuşlar yuvalarına çekilir. Hiç ummadığın anda bir dalga gelip kayığı devirir.”

 Bir yazının daha sonuna geldik. Vaktiniz kısıtlıysa ve bu kitap için geldiyseniz devamını okumasanız da olur. Çünkü başka bir kitaptan bahsedeceğim. Okursanız da bu konu hakkında yorumlarınızı ve varsa tavsiyelerinizi bekliyorum.

Ben ortaokuldayken kompozisyon dersi vardı haftada bir gün, Türkçe dersini öyle işliyorduk. Tabii ki en sevdiğim dersti ve büyük bir hevesle başlardım yazmaya. Ama yazıların sonu gelmezdi bir türlü. Giriş, gelişme, sonuç diye bize öğretilen kalıp ben yazınca girişe giriş, giriş ve gelişmeye giriş gibi bir şey oluyordu. O dönemki öğretmenimiz çok kızardı benim yazılarımı bitiremememe. Bu kadar güzel başlayıp bu kadar kötü bitiremezsin diye sitem ederdi. Ama olmuyor işte, o kadar yıl geçti hâlâ sonları yazmakta zorlanıyorum. Bu yazıları da o yüzden sanki hiç bitmemiş gibi bırakıyorum bazen. Okuyacak olanların zamanlarını da çalmak istemiyorum bir yandan. Ama şimdi bu kitabın bana hatırlattığı bir başka kitaptan bahsetmek istiyorum.

Ben 8–10 yaşlarındayken babam 25–30 kitaptan oluşan çocuklar için modern klasikler setlerinden getirirdi sık sık. Çalıştığı işyerinin altında bu tarz kitapları da basan bir matbaa olduğu için, bunların özellikle hatalı basımlarını para bile harcamadan alabiliyordu. Hata dediğim de işte kapak resmi yarım çıkmış, sayfalar düzgün kesilmemiş gibi okumayı hiç etkilemeyen şeyler. Bu yüzden ben birçok klasiği o yaşlarda okuma şansına kavuştum. Ama bu kitaplar hep aşırı derecede sadeleştirilmiş, basitleştirilmiş ve adeta özet niteliğindeydi. Bu kitaplardan bir tanesi ki ilk okuduğum acıklı kitaplardan biriydi o yüzden yaşattığı duyguları hiç unutmam: David Copperfield

Daha Dickens’ı bile bilmiyorum o zamanlar ve bu kitabı yine o yıllarda çok meşhur olan aynı isimli sihirbazın hikâyesi zannedip başlamıştım kitaba. Şimdi bakıyorum 600 küsur sayfalık koca bir kitapmış, benim okuduğum muhtemelen yüz sayfa bile değildi. Yani aslında kim bilir ne okudum ben. Zaten ana hatlarını bile hatırlamıyorum hikâyenin. Sadece o kadar hüzünlüydü ki her şey, bu kadar da olmaz diye diye okumuş, bitirmiştim kitabı. İşte bu kitabı bitirince de o günlere döndüm. Gençliğimin Kitapları diye bir seriye başlayıp o kitapların orijinal versiyonlarını okuyup yazılar yazsam çok güzel olabilir, bu fikir de şimdi geldi aklıma. Zaten yine o dönemlerde okuduğum Robinson Crusoe en sevdiğim kahraman, Jules Verne de en sevdiğim yazarlardan biridir ve onları tekrar okumayı çok istiyorum. 

İki ömrüm olsun isterdim; biri yaşamak, diğeri okumak için, demiş ya Goethe, ben bir tane de yazmak için isterdim. Bir tane de bu yazıları bitirebilmek için. Madem isteyebiliyoruz böyle bol keseden. Ama yine de dikkatli olmak gerek, çünkü bu kitaplar sayesinde öğreniyoruz ki çok istediğimiz, uğruna hayatımızı harcadığımız şeyler mahvımıza sebep olabiliyor. İyi ki o yaşlarda okumamışım bu kitabı. Hassas kalplerin okumadan önce kendisini hazırlaması ve kesinlikle ayrılık sonrası okunmaması gereken bir kitap Tirende Bir Keman. Ama bir gün herkesin okuması gereken bir kitap aynı zamanda.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 

2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli