Simülakralar ve Simülasyon, Simülasyon Argümanı
Neredeyse aklımın erdiği günden itibaren kafamı kurcalayan sorudur bu? "Neden buradayız?". Yani dünyada ve evrende ne işimiz var? Neden ve nasıl oluştuk (ya da yaratıldık)? Elbette bu, ilk defa benim aklıma gelen bir soru değil, insanlık tarihi kadar eski. Sorunun tarihsel detaylarına girmeyeceğim, zaten böyle bir blog yazısında bunun altından kalkmanın imkânı yok. Ben burada daha çok, üniversite yıllarımda (80'lerin sonu, 90'ların başı), yatakhanedeki gece geyiklerimizin geldiği o noktada, daha önce okumadığım ya da düşünmediğim ama yine eski olan ve "zihnimdeki bir kıymık gibi" beni rahatsız eden, son yıllarda da iyice popülerlik kazanan "Ya bir simülasyonda yaşıyorsak?" sorusu üzerinde duracağım.
Daha sonraları, yani 1999'da bu soruyu temel alan, "The Matrix / Matriks" filminde Morpheus'un da dediği gibi "Hissettiğimiz her şey; tad alma, görme, duyma, dokunma, koklama duyularımız ve hatta sevgi, nefret, aşk gibi duygularımızın hepsi, beynimize iletilen ve orada işlenip yorumlanan elektriksel sinyallerden ibaret. Yani GERÇEKlik tanımımız aslında tamamıyla algılarımızın elektriksel karşılığı ve beynimizde işlenmesi ile ilgili. Gerisi tümüyle boş.
Dolayısı ile bu sinyallerin manipüle edilmesi yani bilgimiz ya da bilincimiz dışında değiştirilip bizde istenilen etkinin yaratılması mümkün görünüyor. İlk aklıma gelen örnek Çikolata! Hepimizin bayıla bayıla yediği bu meret aslında serotonin içeriyor ve böylece bizde mutluluk algısı yaratıyor ve hatta endorfin salgılatarak oluşan morfin etkisi ile acılarımızı baskılıyor, dindiriyor.
Başka bir popüler örnek de; binlerce yıldır ne olduğunu çözmeye çalıştığımız AŞK. Koku ve görsel yollarla, belki vücut dili ile kendisini genlerimize beğendiren ve iyi bir eş olacağı yönünde, genlerimizden bilinçaltımızda onayını alan birey, bir anda vücudumuzdaki neredeyse tüm hormonları harekete geçiriyor. Yukarıda bahsettiğim serotonin, elbette testosteron/östrojen (cinsiyet hormonlarımız), yanında dopamin (algıyı güçlendiriyor),noradrenalin (dikkati arttırıyor), hatta adrenalin (acil durum sinyali oluşturuyor) aynı anda salgılanmaya başlıyor ve vücudumuzda adeta bir hormon bombardımanı yaşanıyor. Biz de midemizde kelebekler uçuştuğunu zannedip romantik hayallere dalıyoruz ve normalde hiç yapmayacağımız aptalca işler yapıyoruz. Bu hormon bombardımanını dikkate aldığımızda, AŞK dediğimiz şey aslında bir tür hastalık hali. Peki, bu hastalık hali kötüye giderse, aşk acımızı dindirmek için ne yapıyoruz? Mesela Çikolata ile vücudumuza serotonin basıp endorfin'i coşturuyor ve hastalığımızı tedavi etmeye çalışıyoruz. Ya da alkole sığınıp bu hastalık halinden yine başka bir tür hastalık haline geçip "çivi çiviyi söker" geçici tedavisine sığınıyoruz. Bu açıdan bakınca aralarındaki ilişkiler çok komik değil mi?
Aşk acılarımızı bir tarafa bırakıp buradan ufak ufak simülasyon ve simülakra tanımlarına geçebiliriz.
Simülasyon: Varolan bir gerçekleğin, benzer şartları oluşturarak taklit edilmesi.
Simülakra: Olmayan bir gerçekliğin varmış gibi yapılıp bize gerçek olarak kabul ettirilmesi.
Simülasyonlara en bilinen örnek, pilotların gerçek uçakları kullanmak haricinde de eğitim alabilmelerini sağlayan "Uçuş Simülasyonları"dır. Kokpit aynen taklit edilir, uçağın pencereleri yerine ekranlar konur, rüzgar, yağış gibi etkiler yaratacak bilgisayar donanım ve yazılımları ile desteklenen bu taklit sistemde, pilotun farklı durumlarda doğru tepkileri ve kararları vermesini sağlayacak bir eğitim uygulanır. Böylece bu taklit sistemde geliştirilen yetenekler daha sonra gerçek hayatta kullanılır. Mesela ben tavlayı ve bilardoyu bilgisayar oyunlarından yani simülasyonlarından öğrendim. Sonra da gerçek hayatta bu deneyimlerin verdiği temel üzerinden devam ettim.
Simülakra için örnek ise; Matrix filminin bir sahnesinde de görülen ve filmin ilham kaynaklarından biri olan, Jean Baudrillard tarafından yazılmış "Simülakralar ve Simülasyon" kitabında bahsettiği Disneyland'tir. Çünkü Disneyland aslında gerçek değildir. Mesela gerçek hayatta filler uçmaz, fareler insan gibi konuşmaz ve hikayeler hep mutlu sonla bitmez. Ama Disneyland'a gittiğinizde oranın gerçekliğine girersiniz ve size bu "saçmalıklar" gerçekmiş gibi gösterilir, öyle hissettirilir. Siz de geçici bir süre de olsa o gerçeklikte yaşar ve hayatı öyle algılarsınız.
Ama bence Simülakraların en iyi örneği ve belki de en eskisi Platon'un meşhur "Mağara Alegorisi"dir.
"Alegoriye göre bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve bu insanlar başlarını sağa ve sola çeviremezler sadece karşılarındaki kaya duvarı görebilmektelerdir. Doğuştan beri bu mağarada bulunan insanlar mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini duvarda görür ve bunları gerçeklikleri olarak algılarlar. Nihayet bir gün bu insanlardan bir tanesi zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağarayı terk eden bu insan mağaranın dışında yeni bir gerçeklik ile tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığının farkına varır. Bunu mağaradaki arkadaşları ile paylaşmak üzere mağaraya geri döner. Mağaradaki arkadaşları ise mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Ve bu insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği aktarabilmek de imkânsızdır. "
Bugün yaşadığımız ve kapitalist düzenin sonucunda bize dayatılan hayat ne kadar gerçek? O evlere, o mobilyalara, 100 kilometreye bilmem kaç saniyede çıkan o arabalara, en son model cep telefonlarına ne kadar ihtiyacımız var? Ya da "sosyal medya" kanalıyla desteklenen "Post Truth" (Türkçe tercümelerinden "Bükülen Gerçeklik" bence en uygunu) bize bir Simülakradan, aslında YALAN olan bir GERÇEKlikten başka ne vadedebilir? Bunları bildiğimiz halde, yine de Matrix filmindeki mavi hapı ya da aslında yalan olduğunu bildiği Matrix dünyasında bir Aktör olmayı tercih eden "Reagan"ın yolunu mu tercih edeceğiz? (Bu arada, eski aktör olan ABD Başkanı aslında Cypher mıydı?:)
Peki, bu simulakralardan kurtulmak olası mı, ya da kurtulursak bize ne kazandıracak?
Bunun için, "aslında ve gerçekte neye ihtiyacımız var?", buna bakmamız lazım. Maslow'un meşhur "İhtiyaçlar Hiyerarşisi" ya da "İhtiyaçlar Piramidi"ne bakarsak; piramidin en altındaki yani yeme, içme, sağlık gibi ihtiyaçlarımızı gidermeden, yukarıda saydığım, piramidin en üstündeki lüks ihtiyaçlarımızı gidermeye çalışmak ne kadar anlamlı?
Ya da dünya nüfusunun büyük çoğunluğu piramidin en alt seviyesinde iken, mesela çocukların açlıktan öldüğü bir dünyada, altın tuvaletlerde hacet gidermek ya da daha yaygını, yemeklerimizi israf edip çöpe dökmek içimize nasıl siniyor?
Çözüm ne? Uyutulduğumuz uykudan uyanmamız, mağarayı terk edip asıl gerçekliğin peşine düşmemiz lazım. Mesela şu pandemi döneminde; ufacık bir virüs; aslında birbirimizden çok da farklı olmadığımızı, şu küresel köyde birbirimizle artık çok daha bağlantılı yaşadığımızı ve fakat yaşadığımız ya da peşinde koştuğumuz hayatların ne kadar anlamsız ve yalan olduğunu yüzümüze vurdu.
Bunun çözümünü tek başıma bulduğumu sanacak kadar megaloman değilim. Çözüm, tek başına "Kahrolsun Kapitalizm", "Yaşasın Kominist Devrim" de olmayacak büyük ihtimalle. Ama bu kıymığın farkında olmak bile bence bizim için küçük ama insanlık için büyük bir adımdır.
Morpheus ne diyordu?
"Size sadece yolu gösterebilirim, o yolu seçip kapıdan geçecek olan sizlersiniz"...
*Yazının devamı niteliğinde olacak "Simulasyon Argümanı (2/2)" yazısı çok yakında... O biraz daha başka sularda gezineceği için buraya sıkıştırmak ve uzun bir okumayla sizi daha fazla yormak istemedim. O yazıda görüşmek dileğiyle;
Henüz hiç yorum yapılmamış.
