İmgehan @Imgehan_1723

Ekonomik Statü & Covid-19 Riski

Mayıs 2021

 

Özet

Covid-19 virüsünün bir salgına dönüşerek tüm dünyayı etkilemesiyle birlikte ülkeler; ülkelerindeki salgının boyutu, ekonomik düzeyleri ve sosyal politikaları doğrultusunda çeşitli önlemler almışlardır. Bu önlemler doğrultusunda uygulanan maske takma zorunluluğuna, sokağa çıkma yasağına, hijyen ve sosyal mesafe kurallarına kimileri uyabilirken kimileri uyamamış ve Covid-19 virüsüne yakalanma riskleri daha fazla olmuştur. Ekonomik statü diğer birçok sosyal belirleyenle ilişkisi içinde insanların sağlıklı bir yaşam sürmelerinde önemli bir koşut olmuş ve Covid-19 riskini azaltan önlemlere uyamayanlar genellikle düşük ekonomik statülü insanlar olmuştur. Covid-19 pandemisi ve bu doğrultuda uygulanan politikalar halihazırda var olan eşitsizlikleri arttırmayla birlikte bu eşitsizliklere yeni boyutlar katmış ve özellikle eğitimde yarattığı eşitsizlikle birlikte pandemi sonrasını da etkileyecek sosyal değişiklikler yaratmıştır. Bu çalışma, ekonomik statünün Covid-19’a yakalanma riskinin düzeyini etkileyip etkilemediğini, etkiliyorsa ne derecede etkilediğini ve Covid-19 pandemisinin yoksulluğa ne derecede ve hangi boyutlarda etki ettiğini meta-sentez araştırma yöntemiyle ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırmanın kapsamına, dahil edilme ve hariç tutulma ölçütleri doğrultusunda 15 çalışma dahil edilmiş ve meta-sentez araştırma yönteminin ilkeleri doğrultusunda çalışmalar arasında ilişkiler kurularak bulgular yorumlanmış ve bir üst anlatı geliştirilmeye çalışılmıştır.

 

1. Giriş

İnsanların sağlıklı yaşama erişimlerinde ekonomik statülerinin bir etkisi var mıdır? Varsa bu etki ne düzeydedir? Bu çalışma, sağlıklı olma hali ile ekonomik statü arasındaki ilişkiyi açıklamayı amaçlayarak Covid-19 pandemisi sürecinde, bireylerin ekonomik statülerinin sağlıklı yaşama erişimleri üzerindeki etkisini tartışmaktadır.  

Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü’nce ‘’sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali” şeklinde tanımlanmaktadır (Somunoğlu, 1999, s. 53). Ekonomik statü ise gelir ve mülkiyet varlığını ifade etmeyle birlikte diğer statü türleri üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir. Bu bağlamda, sağlıklı yaşama erişimde birçok sosyal değişkenin[2] etkisinin olduğunu bilmeyle birlikte sadece ekonomik statünün sağlıklı yaşama erişime olan etkileri incelenmeye çalışılacak ve söz konusu diğer sosyal değişkenlerin sağlığa erişime olan etkileri, ekonomik statüyle olan ilişkileri üzerinden ele alınarak, çizilmek istenen çerçevenin ana hatları ekonomik değişkenler üzerinden kurulacaktır.

Sağlıklı yaşama erişimde ekonomik statüyle birlikte birçok etki söz konusudur. Pandemi süreciyle birlikte sağlıklı yaşama erişim için birtakım envanterlerin (Maske, eldiven, dezenfektan vb.) gerekliliğiyle birlikte, evde kalmak da sağlıklı yaşam için önemli bir gereklilik haline gelmiştir. Bu süreçte hasıl olan karantina gerekliliği farklı deneyimlere yol açarak, tercihen karantinaya girmenin ya da girmemenin dışında, evde kalabiliyor ve kalamıyor olmanın insanların hayatları üzerinde farklı etkileri olmuştur. Hayatını idame ettirmek için işe gitmek zorunda olan insanların sağlıklı yaşama erişimleri sekteye uğramıştır. Bu bağlamda ekonomik yeterlilik insanların evde kalabilmelerinde ve böylece sağlığa erişimlerinde önemli bir değişken olarak öne çıkmaktadır.

Ekonomik statü ise diğer birçok sınıfsal faktör ile etkileşim içindedir: Toplumsal hayatta avantajlı ya da dezavantajlı kaynakların birbirine nasıl dönüştüğünü ve dolayısıyla da genelde eşitsizliğin özelde sağlıklı yaşama sahip olma(ma)nın yeniden üretiminin aşamalarını açıklamamız gerekir. Bu perspektifle ekonomik statünün sağlıklı yaşama erişimle olan ilişkisini açıklamaya çalışırken, diğer sınıfsal faktörlerin ve sosyal değişkenlerin de bu ilişkideki payını açıklamaya çalışacağız.

 

2. Sağlığın Sosyal Modeli

Son yıllarda birtakım değişiklikler kendini hissettirse de uzun süredir dünyada, özellikle de batı toplumlarında, sağlıkla ilgili en çok kabul gören paradigmanın biyomedikal model olduğunu söyleyebiliriz. Bu model genel anlamda tıp kurumunu ve onun hastalığa veya sağlığa bakışını ifade etmektedir. Biyomedikal modele sosyal açıdan yaklaşıldığında birçok noktanın belirsiz olduğu görülür. Örneğin, bir hastalığın düşük gelirli gruplarda daha fazla görülürken yüksek gelirlilerde daha az görülmesine, biyomedikal model tatmin edici bir açıklama getirmekte zorlanır. Bireyin çevresiyle olan etkileşimini göz ardı eden biyomedikal model, bireyi çevresinden ayırarak ele alır ve böylece de sağlığa veya hastalığa giden süreçteki toplumsal etkenleri göz ardı eder (Gönç-Şavran, 2010).

Biyomedikal modelin hastalığa ve sağlığa bakışına karşın sağlığın ve hastalığın sosyal modeli ortaya çıkmıştır. Bu model, insanın sağlıklı olma halini anlayabilmek için sosyal etmenleri göz ardı etmenin, insanı eksik ve hatalı anlamaya yol açacağını ileri sürmektedir (Gönç-Şavran, 2018). Sağlığın sosyal modeli, biyomedikal modelin aksine insanı düzeltilmesi gereken bir nesne olarak görmez, insanı çevresiyle birlikte ele alarak, sağlıklı olma veya olmama haline gelme sürecindeki tüm etkenlere açıklama getirmeye çalışır (Edt. Marmot & Wilkinson, 2009). Tıbbi bilginin hastalığı bireysel bir sorun olarak kabul etmesine karşı çıkarak, hastalığın arkasında yatan sosyal ve çevresel etmenleri analiz eder (Gönç-Şavran, 2018, s. 56). Böylece tıbbi bilginin kabul gören tek paradigma olmasını kabul etmez. Tıbbi bilgi hastalığı iyileştirmenin yollarını ararken, sağlığın sosyal modeli ise hastalığın oluşma süreçlerine odaklanarak, resme daha büyük bir perspektiften bakar (Edt. Marmot & Wilkinson, 2009).

Sağlığa sosyal perspektiften bakışta öne çıkan birçok unsurun ortak noktasının ekonomik statü kaynaklı olma ihtimali, ekonomik statünün diğer sınıfsal eşitsizliklerle olan ilişkisine bakmayı gerekli kılmaktadır. Aynı zamanda bu ihtimal, ekonomik eşitsizliğin fazla olduğu toplumlardaki sağlığa erişimlerde, ekonomik gelirin bir değişken olarak yer alıp almadığını da açıklamayı gerekli kılmaktadır. Sağlıklı yaşama erişimde bir değişken olarak öne çıkan her sosyal etmen ve onun da arkasında yatan neden veya ilişki içinde olduğu sosyal belirleyen(ler) açıklanmalıdır. Böylece büyük resimde yer alan her unsur ve aralarındaki ilişkiler açıklandığında, resmi, alt metniyle birlikte görme imkanına sahip olabiliriz.

 

3. Ekonomik Statü

Statü kelimesi Türk Dil Kurumunca ‘’Bir kimsenin, bir kurum veya bir toplum içindeki durumu.’’ şeklinde tanımlanır. Bu tanımlama doğrudan bizim kelimeye bakış açımızı yansıtmasa da durum kelimesiyle bir hiyerarşinin varlığından ve bu hiyerarşideki konumlanmadan bahsedildiği anlaşılabilir. Kısaca belirtmek gerekirse, statü; bir alandaki, aşağıya ve yukarı doğru seyretme potansiyeline sahip kademelerdir. Bu kademeler, varsıl/yoksul, azlık/çokluk, aşağıda/yukarıda gibi zıt ikililerden oluşabilir.

Ekonomik kelimesiyle ise, Bourdieu’nün çalışmalarına dayanarak, sahip olunan gelir-mal-mülk kast edilmektedir (Görgün Baran, 2013, s. 11) ve Bourdieu, açıklamaya çalıştığımız mefhumu ekonomik sermaye olarak kavramsallaştırmıştır. Ekonomik sermaye, ekonomik kaynaklara sahipliği ifade etse de Bourdieu ekonomik olan ve olmayan arasında kesin bir ayrım yapmayı reddederek, ekonomik sermayeyi diğer sermaye türleri[4] ile ilişkisi içinde çalışır (Göker, 2016). Biz de burada ekonomik statünün diğer sosyal faktörlerle ilişkisini anlamaya çalışırken bu bakış açısıyla hareket etsek de Bourdieu’nun oldukça geniş bir anlam sahasına sahip olan sermaye kavramı yerine, ilk andan bir alt/üst çağrışımı yapan statü kelimesini kullanacağız. Sonuç olarak ekonomik statü, sahip olunan ekonomik kaynakların (gelir-mal-mülk) miktarına ve çeşidine göre pozisyon alındığı toplumsal hiyerarşideki yeri ifade etmektedir.

Ekonomik statü diğer sosyal faktörlerle etkileşim içindedir ve birbirini dönüştürme potansiyeline sahiptir. Yaşam seyri yaklaşımına göre yaşamın bir bölümündeki avantaj veya dezavantaj yaşamın diğer bölümlerine de etki etme potansiyeline sahiptir (Blane, 2009). Yine bu yaklaşıma göre sosyal yaşamdaki bir avantaj veya dezavantaj uzamsal olarak da oluşur. Yaşam seyrinin belli bir bölümünde yaşanmış avantaj muhtemelen öncesindeki bir başka avantajlı durumun devamında gelmiştir ve yine bir başka avantajlı durumun gelişmesi muhtemeldir. Aynı durum dezavantajlı durumlar için de geçerlidir. Örneğin eğitim ve gelir düzeyi yüksek bir ailede dünyaya gelen bir çocuk kaliteli bir eğitim alacak, kaliteli bir eğitimi sayesinde sosyal ve ekonomik statüsü yüksek bir meslek sahibi olacaktır. Eğitim ve gelir düzeyi düşük bir ailede dünyaya gelen çocuğun ise sosyal ve ekonomik statüsü düşük bir meslek sahibi olması, dezavantajlı durumların birbirini takip etmesinin potansiyeli daha yüksek olduğundan, daha muhtemeldir. Benzer şekilde; ekonomik yetersizlik dezavantajını, iyi beslenememe dezavantajı izleyecek ve bunu da hastalıklara daha açık olma dezavantajı takip edecektir.


4. Ekonomik Statü ve Sağlığın Sosyal Belirleyicileri

Sağlığın sosyal belirleyicileri, insanların toplumsal yaşam içinde etkileşim halinde bulundukları her bir unsuru içerir: Barınma koşulları, beslenme, ulaşım imkanları, eğitim, çevre kirliliği gibi birçok sosyal etken insanların sağlıklı olmasında veya olmamasında büyük bir rol oynar (WHO, 2008; akt. Kocabaş 2020). Bu belirleyenler kendi içlerinde birbirlerini etkileyebilmektedir ve ekonomik statünün diğer belirleyenler üzerinde önemli etkileri olmaktadır (Kar, 2019, s. 189). Ekonomik statü varsıllığın ya da yoksulluğun bir seviyesini ifade eder ve sağlığın sosyal belirleyicilerinden önemli bir değişken olarak ekonomik statünün, sağlıklı yaşama sahip olmadaki yerini anlamak için sağlığın sosyal belirleyicileri ve bu belirleyenler arasındaki ilişkilerin yapısının bir sökümünü yapmak gerekmektedir.

Bu alandaki önemli araştırmalardan biri olan, 1980 yılında Birleşik Krallık’ta hazırlanan ‘’Black Report’’ta eşitsizliklerin temelinde ekonomik eşitsizliğin yattığı gösterilmiş ve raporda yapılan beş sınıflandırmadan beşinci sınıfta bulunan düşük gelirlilerin, birinci sınıfta bulunan yüksek gelirlilerden iki kat yüksek ölüm oranına sahip olduğu ortaya konulmuştur (Gray, 1982; akt. Kar, 2019). Fransa’da iki halk sağlığı hekiminin yaptığı bir araştırmaya göre de kira bedeli düşük yoksul mahallelerde hem evde hem de toplam ölüm oranının istatistiksel olarak daha fazla olduğunu ortaya koymuşlardır (Julia & Valleron, 2011; akt. Çıtak, 2020).

Benzer bir şekilde yoksulluk ve sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarında Shaw ve arkadaşları (Shaw, Dorling, & Smith, 2009) sosyo-ekonomik açıdan zayıf konumda olanların sağlık açısından da zayıf olduklarını tespit etmişlerdir. ‘’Mortalite, morbidite ve kişinin bildirdiği sağlık durumundan hangisini göz önüne alırsak alalım veya sosyo-ekonomik konum göstergelerinden -gelir, sınıf, ev sahibi olma durumu, yoksunluk ve eğitim durumu- hangisini kullanırsak kullanalım, sosyo-ekonomik açıdan kötü durumda olanlar sağlık açısından da kötü bir durumdadır.’’ (Shaw, Dorling, & Smith, 2009, s. 226)

Shaw ve arkadaşları (2009) sosyo-ekonomik konum ile sağlık arasındaki bu ilişkinin sadece Batı’nın kapitalist ülkelerine özgü olmadığını belirterek White ve arkadaşlarının (2003) yaptığı bir araştırmanın verilerini uyarlarlar: Kol emeğine dayalı meslek sınıfları ile kol emeğine dayalı olmayan meslek sınıflarında çalışan erkeklerdeki ölüm oranlarında, önceden komünist olan Çek Cumhuriyeti ve Bulgaristan ile diğer ülkeler arasında kayda değer bir farklılaşma olmadığını belirtirler (Shaw, Dorling, & Smith, 2009, s. 227). Bu analizden, bir kimsenin sağlıklı ya da sağlıksız bir yaşama sahip olmasındaki ekonomik kaynaklarının etkisi, dünyanın farklı ekonomik sistemlere sahip yerlerinde de benzer bir etkiye sahip olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan iş ve karşılığında alınan para, kişinin sağlıklı bir yaşama sahip olmasında önemli bir parametre olmuştur.

Yeni Zelanda Ulusal Sağlık Komitesi’nin (1998; akt. Kar, 2019) yürüttüğü benzer bir araştırmada ise sağlığın sosyal belirleyicilerini sosyal, kültürel ve ekonomik düzeyde incelemişlerdir ve ekonomik belirleyicileri; gelir, istihdam ve barınma olmak üzere üç başlık altında değerlendirmişlerdir (Kar, 2019). Bu araştırmaya göre düşük gelirli insanların hastalanma oranları daha yüksektir. Düşük gelirli birinin barındığı evin fiziksel özellikleri (Rutubetli, güneş görmemesi, soğuk olması vb.) kişinin fiziksel sağlığını etkilemektedir. Bir apartmanın bodrum katında oturan bir aileyle üçüncü katında oturan bir ailenin sağlıkları, oturdukları evden aynı derecede etkilenmemektedir. Ayrıca barınma maliyetinin yüksek olması beslenme ve sağlık hizmetlerine, gelirlerinden yeterli miktarı ayıramamasına sebep olmaktadır. Tek başına sağlıklı bir yaşam için yeterli olmasa da bir gelire sahip olmanın ilk koşulu ise istihdam edilebilmiş olmaktır (National Advisory Committee, 1998; akt. Kar, 2019). Bu bağlamda işsizlik, söz konusu sorunun önemli boyutlarından biridir.

İşsizlik ve sağlık arasında da iki yönlü bir ilişki söz konusudur. Sağlıksız olmak iş bulma ihtimalini düşürdüğü gibi işsiz olmak da sağlık üzerinde olumsuz bir etki yaratmaktadır (Bartley, Ferrie, & Montgomery, 2009, s. 100). Sağlıksız olmak ve işsizlik arasındaki bu paradoks, sağlık ve onun diğer sosyal belirleyicileri arasında da söz konusudur. Örneğin, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, sağlıksız olmak iş bulmayı güçleştirerek ekonomik gelir üzerinde olumsuz bir etki yapar. Düşük ekonomik gelir de barınma, beslenme, tıbbi destek alma vs. gibi alanlara olumsuz etki yapar ve kişinin sağlığı kötüye gider. Kötü sağlığa sahip kişinin -yukarıda belirtildiği gibi- iş bulma, işte devamlılık sağlama ya da yüksek gelirli bir işe sahip olma şansı azalır (Bartley, Ferrie, & Montgomery, 2009, s. 100). Kişinin bu sağlıksızlık döngüsünden kurtulabilmesi için bu can sıkıcı çemberin bir noktasında bir kırılma olması gerekir. Bu kırılma büyük sosyal politikalarla ya da diğer sosyal belirleyenlerdeki meydana gelen önemli değişikliklerle mümkün olabilir.

Sağlıkla olan ilişkisinde öne çıkan bir diğer belirleyen beslenmedir. Yeterli ve doğru beslenmek sağlıklı ve uzun bir yaşam için oldukça temel bir koşuldur. İyi beslenmiş bir beden hastalıklara çok daha dirençli olabilmektedir. Yetersiz ya da yanlış beslenmiş bir bedenin ise hastalıklara yakalanma riski artmaktadır. Örneğin doymuş yağ tüketimi yüksek kolesterole sebebiyet vererek kalp ve damar hastalıkları riskini arttırmaktadır (Robertson, Brunner, & Sheiham, 2009, s. 200). Düzenli meyve-sebze tüketimi ise sağlıklı ve uzun bir ömür için gerekli koşullardan birisidir. Avrupa ülkeleri üzerinde yapılmış bir araştırmada meyve-sebze tüketiminin fazla olduğu ülkelerde ölüm oranının düşük olduğu gözlenmiştir (Robertson, Brunner, & Sheiham, 2009, s. 202). Dünya genelinde, 2015 yılında, düşük meyve-sebze tüketimi yaklaşık 5 milyon kişinin ölümüne sebep olmuştur (Özer Ö. , 2019, s. 176).

Yapılmış bir başka araştırmaya göre ise çocuklardaki gecikmiş büyüme kötü beslenme gibi sosyo-ekonomik etkenlerden kaynaklandığı ileri sürülmüştür (Montgomery ve ark.; akt. Blane, 2009). Kötü beslenerek büyümesi gecikmiş bir çocuğun yetişkinliği de benzer zorluklarla ilerler. Bedeni, iyi beslenmiş birinin bedenine nazaran hastalıklara karşı daha dayanıksız hale gelir. Hastalanma riski artan kişinin iş bulma ihtimali düşer. Böylece ekonomik olarak dezavantaja sahip olan kişi yeterli besinleri alabilmek için gerekli bütçeyi ayıramaz ve yine yetersiz beslendiğinden hastalıklara karşı yine dayanıksız hale gelir. Aynı araştırmada yedi yaşındaki çocukların boy dağılımlarını beş bölümde incelerler. İlerleyen yıllarda yaşanan işsizliğin çocukların boy dağılımları ile oranlarına bakarlar ve en kısa boylu çocukların en uzun boylu çocuklara göre neredeyse üç kat daha fazla işsizlik yaşadıklarını tespit ederler.

Birleşik Krallıkta yapılmış beslenmeyle ilgili bir diğer araştırmada da anne sütüyle beslenme süresi ve gelir düzeyi arasındaki ilişki üzerine bir araştırma yürütülmüştür (Robertson, Brunner, & Sheiham, 2009, s. 222). Araştırmaya göre en yüksek gelir grubundaki annelerin bebeğin doğumundan sonraki bir hafta boyunca anne sütü vermesi, en düşük gelirli annelerden iki kat daha fazladır. Bu oran altıncı haftada üçten fazla, dördüncü ayda ise dörtten fazla olmaktadır.

Görüldüğü gibi ekonomik statü, kişinin sağlığına, doğduğu andan itibaren etki etmeye başlamaktadır. Bir bebeğin içeceği anne sütü, annenin sosyo-ekonomik konumuyla doğrudan ilişkilidir. Bir kişinin sağlıklı bir bedene sahip olabilmesi, büyüdüğü evdeki meyve-sebze tüketimine bakmaktadır. Yeterli ve doğru besini almak ekonomik statüyle doğrudan ilişkili hale geldiği zaman, kişinin ekonomik statüsü, yaşayacağı hayatın ne kadar sağlıklı ve uzun olacağını belirleyen etkenlerden önemli bir tanesi olmaktadır.


5. Covid-19 Pandemisinin Ortaya Çıkışı ve Seyri

İlk olarak 31 Aralık 2019’da Çin’de zatürre olarak kayda geçen vakalar, Dünya Sağlık Örgütü’ne bildirilmesinin ardından 5 Ocak 2020’de de Dünya Sağlık Örgütü bu yeni ortaya çıkan hastalığı salgın olarak adlandırdı (TTB, 2020a) Vakaların Çin dışında da görülmeye başlamasıyla 11 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü Covid-19 pandemisini ilan etti. Hayvandan insana geçerek mutasyona uğramış olan bu virüs yüksek bulaşma hızı ile kısa bir sürede dünya çapında bir salgın hastalığa dönüşmüş (Aslan, 2020, s. 40) ve bu yeni tip koronavirüs ilk olarak 2019 Novel Coronavirus, ilerleyen zamanlarda ise Covid-19 olarak adlandırılmıştır (Budak & Korkmaz, 2020, s. 65)


Şekil 1: Dünyada Covid-19 Kaynaklı Güncel Vaka Sayıları (14 Mayıs 2021)

an image of...


Şekil 2: Dünyada Covid-19 Kaynaklı Güncel Ölüm Sayıları (14 Mayıs 2021)

an image of...

Kaynak: (Worldometer, 2021)

Covid-19 salgının başladığı 2020 Ocak ayından 2021 Mayıs ayına kadar geçen bir yıldan fazla süre zarfında dünyada tespit edilmiş vaka sayısı 160 milyonu geçmiştir. Bununla birlikte sonuçlanan yaklaşık 143 milyon vakadan 139 milyondan fazlası iyileşmiş ve 3 milyondan fazla kişi Covid-19 sebepli yaşamını yitirmiştir. Hastalığın öldürme oranı %2 gibi küçük denilebilecek bir oranda olsa da yayılma hızıyla birlikte insanların yaşamlarını ve ülkelerin politikalarını etkilemeye devam etmektedir.


Şekil 3: Dünyada Covid-19 Kaynaklı Günlük Vaka Sayıları (14 Mayıs 2021)

an image of...

 

Şekil 4: Dünyada Covid-19 Kaynaklı Günlük Ölüm Sayıları (14 Mayıs 2021)

an image of...

Kaynak: (Worldometer, 2021)

Salgının başlangıcından bu yana bir yıldan fazla bir süre geçti ve durum ciddiyetini hala koruyor. Günlük vaka sayıları 750 binin üzerinde görülürken günlük ölüm sayıları 15 bin civarlarında seyretmektedir. Tespit edilmiş vaka sayılarının artışında hiç şüphesiz geliştirilen test kitlerinin de etkisi oldukça büyük olsa da Covid-19 kaynaklı ölümlerin önceki aylara nazaran artış göstermesi oldukça endişe verici. Şubat ve Mart aylarında vakalarda ve ölümlerde bir düşüş yaşanmış olsa da grafiğin tekrardan yukarıya doğru seyretmesi salgının hala kontrol altına alınamadığını göstermektedir.

Türkiye’de ilk Covid-19 vakası Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre 11 Mart 2020 tarihinde tespit edilmiştir (euronews, 2020). Sağlık Bakanlığının verilerine göre 6 Aralık 2020 tarihine kadar 19 milyonun üzerinde test yapılmış, 500 binin üzerinde ‘hasta’ tespit edilmiş ve toplam ölüm sayısı 14.900 olarak kaydedilmiştir (T.C. Sağlık Bakanlığı, 2021).

 

Tablo 1: Türkiye Covid-19 Toplam Hasta Tablosu (6 Aralık 2020)

an image of...

Tablo 2: Türkiye Covid-19 Toplam Hasta Tablosu (14 Mayıs 2021)

an image of...

Kaynak: (T.C. Sağlık Bakanlığı, 2020)

Belli bir tarihe kadar Sağlık Bakanlığının paylaştığı verilerde toplam vaka sayıları yer almadığından bakanlığın verilerine dayanarak bir analiz yapmak zor olmuştur. Bakanlığın tanımına göre 25 Kasım’dan itibaren hasta sayısı üzerine semptomsuz olduğu halde PCR testi pozitif çıkanlar da eklenmiş ve günlük hasta dahil “Vaka Sayısı” olarak verilmiştir (T.C. Sağlık Bakanlığı, 2021). Günlük olarak paylaşılan verilerde hasta ve vaka sayıları ayrı olarak verilmeye devam etse de bakanlığın toplam Covid-19 tablolarında 6 Aralık 2020’de olduğu gibi ‘hasta’ terimi kullanılmaya devam edilmemiş ve ‘vaka’ terimi kullanılmıştır. Tablolara yansıyan toplam vaka sayısı bakanlık tarafından şöyle tanımlanmıştır: PCR testi pozitif çıkan tüm kişilerin toplamı. 29 Temmuz tarihinden 10 Aralık tarihine kadar olan semptomsuz vakalar hasta sayılarına eklenerek güncelleme yapılmış ve kümülatif toplamı “Toplam Vaka Sayısı” olarak verilmiştir. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamalarda ve paylaşılan verilerde terimsel bir bulanıklık söz konusu olmuştur. Bununla birlikte verilerde; kişilerin demografik bilgilerine yer verilmeyerek ya da bu veriler hiç toplanmayarak, salgının toplumun farklı kesimlerini nasıl etkilediğini bakanlığın verileri üzerinden analiz etmek imkansız hale gelmiştir.

Verilerini Sağlık Bakanlığı verilerine göre oluşturan TÜBİTAK’ın grafiğine bakarsak (Şekil 4) iyileşen hasta sayısındaki artış sevindirici gibi görünse de bu artışın hasta insan sayısıyla doğru orantıda ilerlediği gözden kaçmamalıdır. TÜBİTAK 7 Aralık’ta paylaştığı grafiklerde hala ‘vaka’ kelimesini kullansa da söz konusu olan bakanlığın belirttiği ‘hasta’ sayısıdır. 7 Aralık tarihindeki TÜBİTAK verilerinde yaklaşık 550 bin ‘vaka’ görülürken Worldometer (2020) verilerine göre 7 Aralık 2020 tarihinde Türkiye’de 1.653.233 toplam vaka olduğu belirtilmektedir.

Şekil 5: Türkiye’de Gün Bazlı Toplam Vaka, İyileşen Hasta ve Vefat Sayısı Grafiği (7 Aralık)

an image of...

Kaynak: (TÜBİTAK, 2020)


Şekil 6: Türkiye’de Toplam Koronavirüs Vakası

an image of...

Kaynak: (Worldometer, 2021)

TÜBİTAK 10 Aralık 2020 tarihinden sonra tablolarında bakanlığın paylaştığı veriler doğrultusunda ‘hasta sayısı’ yerine ‘vaka sayısı’ verilerini kullanmaya başlamıştır. Bu durum grafiklerine de yansımıştır ancak 10 Aralık 2020 öncesindeki vaka sayıları belirsiz olarak bırakılmıştır.

Şekil 7: Türkiye’de Gün Bazlı Toplam Vaka, İyileşen Hasta ve Vefat Sayısı Grafiği (14 Mayıs 2021)

an image of...

Kaynak: (TÜBİTAK, 2021)


Grafiklerde de görüldüğü üzere Türkiye’de pozitif vaka sayıları hakkında bir karışıklık söz konusudur. Türk Tabipler Birliği’nin Kasım 2020’de aile hekimlerinin izlediği pozitif vaka sayıları üzerinden yaptığı ankete göre bir önceki aya oranla yaklaşık üç kat arttığı belirtilmiştir. Sadece aile hekimlerinin verilerinde Türkiye genelinde Kasım ayında günlük vaka sayısının 47 binin üzerinde olduğu bildirilmiştir (DW, 2020). Sağlık Bakanlığının verilerine göre ise Kasım ayı boyunca ‘hasta’ sayıları günlük ortalama 2 ile 7 bin arasında seyretmiştir. Vaka sayıları ise Bakanlığın tablolarına Kasım ayının sonlarına doğru yansımaya başlamış ve günde yaklaşık 30 bin vaka bildirilmiştir. Verileri arasında büyük farklıklar olan hükümet ile Türk Tabipler Birliği arasındaki gerilim giderek artmış, hatta bazı siyasiler tarafından kapatılması gerektiği bile söylenmiştir (BBC News, 2020). Türkiye bu bilgi ve veri karışıklığı içinde yol almaya devam ederken yoksul insanlar virüsle daha fazla temas etmekte ve dolasıyla farklı sosyal etmenlerin de etkisiyle birlikte daha fazla ölmektedir (Kocabaş, 2020, s. 403).


6. Yöntem

6. 1. Araştırma Deseni

İlk olarak Noblit ve Hare (1988) tarafından kullanılan meta-sentez analiz yöntemi günümüze kadar farklı biçimler alarak gelmiştir (Polat & Ay, 2016: 53). Meta-sentez analiz yöntemi, kısaca, ilgili konuya dair yapılmış nitel araştırmaların bulgularını karşılaştırır, değerlendirir, ortak ve farklı yönleri tespit ederek çözümler (Polat & Ay, 2016). Bu çözümlemelerle, incelenen konuya dair bütünsel ve derinlikli bir bakış açısı kazandırarak, çalışılan konunun derinleşmesine ve öncelikli alanlarının belirlenmesine katkı sağlar. Bununla birlikte, meta-sentez, araştırmaların bulgularını incelerken araştırmalar arasında ilişkiler kurarak yeni yorumlar da geliştirir ve böylece araştırmalar arasında köprüler kurarak bir üst anlatı kurar (Kırman & Doğan, 2017, s. 32).  


6. 2. Verilerin Toplanması

Meta-sentez çalışmasına dahil edilecek araştırmaları ve verileri tespit etmek için ‘’Covid-19, Koronavirüs, Pandemi, Yoksulluk, Eşitsizlik’’ anahtar kelimelerinden en az birini içeren, Google ve Google Akademik veri tabanından erişilebilen çalışmalar listelenmiştir. Covid-19 pandemisinin dünyaya yayılmaya başladığı Ocak 2020’den sonraki çalışmalar ile sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma doğrultusunda listelenen çalışmaların başlıkları incelenerek araştırmanın konusuna uygun olabilecek 64 çalışma belirlenmiştir. Dahil edilme ve hariç tutulma ölçütleri bağlamında bu çalışmanın kapsamına giren 15 araştırma/veri belirlenmiştir.

Dahil Edilme ve Hariç Tutulma Ölçütleri:

  • Çalışmaların pandemi sürecini kapsayan Ocak 2020’den sonra yayınlanmış olması,
  • Çalışmaların Covid-19 pandemisinin toplumsal etkilerini araştırmış olması,
  • Çalışma başlığının ‘’Covid-19, Koronavirüs, Pandemi, Yoksulluk, Eşitsizlik’’ kelimelerinden en az birini içermesi,
  • Çalışmaların tam halinin erişilebilir olması ile sınırlandırılmıştır.


7. Ekonomik Statü ve Covid-19 Riski

Ekonomik statü, sağlıklı bir yaşam için gerekli olan koşullarla çoğu zaman karşılıklı bir etkileşim içindedir. Ekonomik statüde meydana gelen bir değişiklik, kişinin sağlığının seyrini de etkilemektedir. Ekonomik statü, sağlığın diğer sosyal belirleyicileriyle olan etkileşimiyle de birlikte, hastalığa kapılma riskini belirlemektedir.

2020 yılının başlarında vuku bulan covid-19 pandemisiyle birlikte yeni bir hastalık riski ortaya çıkmıştır. Bu yeni hastalık, yukarıda bahsettiğimiz sağlığın sosyal belirleyicileri ile birlikte düşünüldüğünde, herkes için eşit derecede riskli değildir. Sağlık Bakanlığı, Covid-19 virüsünden korunmak için yapılması gereken dört temel kural belirtmiştir: Maske takmak, sosyal mesafeye uymak, hijyene dikkat etmek ve mümkün oldukça evden çıkmamak (Sağlık Bakanlığı, 2020). Bu kurallara uymak ve kendisiyle birlikte etrafındakileri de hastalıktan korumak kimileri için oldukça zor olmuştur. Yaptığı iş evden çalışmaya uygun olmadığı ve ücretli izin de alamadıkları için evden çıkmak zorunda kalarak, evden çıkmayı tercih etmemiş, evden çıkmak zorunda kalmış olanlar ve işe özel aracı olmadığı için toplu taşımayla gitmek zorunda olanlar sosyal mesafeye dikkat edememiş; otobüslerde, metrolarda, tramvaylarda büyük kalabalıklar halinde yolculuk yapmak zorunda kalarak hastalığa kapılma riskleri artmıştır (Birgün, 2020). ‘’Mümkün olduğunca evden çıkmama’’ gerekliliğine kimileri uyabiliyorken, kimileri uyamamıştır. Covid-19 riski farklı derecelerde deneyimlenirken, ekonomik statünün etkisi öne çıkmıştır. Gerek doğrudan, gerekse sağlığın diğer sosyal belirleyicileri ile olan ilişkisiyle ekonomik statü; covid-19 hastalığına yakalanma(ma) ve hastalığa yakalandıktan sonra da iyileşme(me) ihtimalini belirlemektedir. Yukarıda aralarındaki ilişkileri ortaya koymaya çalıştığımız, sağlık üzerinde önemli etkileri olan; yoksulluk, işsizlik, barınma, beslenme, çevre, ulaşım gibi sosyal faktörler covid-19 pandemisyle birlikte etkileri devam ederek farklı boyutlar kazanmışlardır. Örneğin ulaşım aracı olarak toplu taşıma kullananlar ile özel araç kullananlar covid-19 riskini farklı derecelerde deneyimlemektedirler.

Ekonomik statü ile Covid-19 ‘a yakalanma ve yakalandıktan sonra da hastalığı atlatabilme arasında bir ilişki bulunduğu çeşitli araştırmalarda da ortaya konmaya çalışılmıştır. Wadhera ve arkadaşlarının (2020) ABD’nin New York kentinde beş ilçeyi (Bronx, Brooklyn, Manhattan, Queens, Staten Island) baz alarak yaptıkları bir araştırma, yoksulluk ve Covid-19 riski arasında doğrusal bir orantı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Beş ilçe arasından ortalama hane halkı geliri 38. 467 dolarla en düşük olan ve yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfus oranı yüzde 27.4 ile en yüksek olan Bronx ilçesinde 100.000 kişi başına hastaneye yatış yaklaşık 640 iken, ortalama hane halkı geliri 85.066 dolarla en yüksek olan ve yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfus oranı yüzde 15.5 olan Manhattan ilçesinde 100.000 kişi başına hastaneye yatış yaklaşık 330’dur. Manhattan’ın ortalama hane halkı geliri Bronx’un 2.2 katıyken, Bronx’un 100.000 kişi başına hastaneye yatışı da Manhattan’ın 1.9 katıdır. Bronx’ta yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfus oranı da Manhattan’a oranla yaklaşık 1.7 kat daha fazladır. Wadhera ve arkadaşlarının çalışmasında dikkat çekebilecek bir diğer nokta ilçelerdeki eğitim seviyeleridir. Covid-19’a yakalanma oranı en yüksek olan Bronx’ta lisans veya daha üstü derecelerde eğitim alma oranı 20.7 iken, Covid-19’a yakalanma oranı en düşük olan Manhattan’da lisans veya daha üstü derecelerde eğitim alma oranı 61.4 ile Bronx’un 2.9 katıdır. Ekonomik statü, eğitim seviyesi ve sağlıklı olma hali doğrusal bir orantı oluşturmaktadır.

 

Tablo 3: New York Şehri İlçeleri Arasındaki Nüfus ve Hastane Özellikleri

an image of...


Şekil 8: New York Şehri İlçelerinde Covid-19 Sebepli Hastaneye Yatış ve Ölüm Oranları

an image of...

Kaynak: (Wadhera ve ark, 2020)


New York’un Suffolk ilçesinde yapılan bir araştırmada da yoksulluk ile Covid-19’a yakalanma arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur (Dobin & Dobin, 2020; akt. Çıtak, 2020). Bu çalışmaya göre ekonomik statüsü düşük olanların enfeksiyona yakalanma riski daha yüksektir. Yine New York’ta yapılmış bir çalışmada, yapılan testlerin negatif çıkma oranı ile gelir düzeyi arasındaki ilişki incelenmiştir (Schmitt-Grohe ve ark, 2020; akt. Çıtak, 2020). Bu çalışmada gelir düzeyi yüksek grupların testlerinin negatif çıkma olasılığı, gelir düzeyi düşük gruplara oranla yüzde 27 daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu noktada gelir düzeyi yüksek grupların Covid-19 testi yaptırma imkanının daha yüksek olduğu çıkarımı da yapılabilir.


Şekil 9: Testin Negatif Çıkma Oranı ile Kişi Başına Düşen Ortalama Gelir Arasındaki İlişki

an image of...

Kaynak: (Schmitt-Grohe, Teoh, & Uribe, 2020)


Düşük ekonomik gelir Covid-19’a yakalanma riskini arttırırken, Covid-19 salgını dolayısıyla yaşanan karantina süreçleri kimi grupların ekonomik gelirlerinin azalmasına sebep olmuş ve böylece düşük gelirli gruplar daha da yoksullaşarak temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmışlardır. Pandemiyle birlikte düşük gelirli gruplar daha da kırılgan hale gelmiş ve işsizlik ve/ya gelir kaybıyla birlikte Covid-19’a yakalanmasalar bile sağlıklı bir yaşam sürmelerinin ön koşulu olan kimi ihtiyaçlarına erişememişlerdir. Derin Yoksulluk Ağı ve Açık Alan Derneği’nin 103 hane ile yaptığı ve Kasım 2020’de yayınladığı araştırmada, görüşme yapılan hanelere pandemi döneminde hangilerini karşılayabilmek için desteğe ihtiyaç duydunuz diye sorulduğunda insanların gıda, fatura, kira ve çocuk bakımı giderlerini karşılamakta zorlandıkları görülmüştür. Beslenme ve barınma koşulları zarar gören yoksul gruplar sadece Covid-19 riskiyle değil diğer hastalıklarla da karşı karşıya kalmışlardır. Araştırmaya dahil olan hanelerin yaklaşık yarısı çocuk bakımı giderlerini karşılamak için desteğe ihtiyaç duyduklarını belirtmişlerdir. Çocukların ihityaç duyduğu temel gereksinimlere sahip olamaması yetişkinliklerinde daha büyük bir dezavantaj olarak karşılarına çıkmaları muhtemeldir. Yoksul grupların yaşanan pandemiyle birlikte desteğe bu kadar ihtiyaç duyması yapısal özellikli sosyal politikalara duyulan ihtiyacı gün yüzüne çıkarmaktadır.


Şekil 10: Pandemi döneminde hangilerini karşılayabilmek için desteğe ihtiyaç duydunuz?

an image of...

Kaynak: (Derin Yoksulluk Ağı & Açık Alan Derneği, Kasım 2020)


Derin Yoksulluk Ağı ve Açık Alan Derneği’nin araştırmasında görüşülen hanelerdeki yetişkinlerin sadece yüzde 18’inin düzenli bir işe sahip olduğu, diğerlerinin ise ya işsiz ya da günlük işte çalıştığı görülmektedir. Yoksul olarak tanımlayabileceğimiz bu hanelerde yaşayan insanların, salgın hastalık sürecinde hayati öneme sahip olan maske ve dezenfektana yüzde 36 gibi düşük bir oranda erişebildikleri görülmüştür. Bu bağlamda maske, mesafe, hijyen üçlüsünden maske ve hijyen kriterine uyamayan yoksul gruplar Covid-19 riskine nazaran daha yakın olmuşlardır.



Şekil 11: İş Durumu

an image of...


Şekil 12: Maske ve Dezenfektana Erişim

an image of...

Kaynak: (Derin Yoksulluk Ağı & Açık Alan Derneği, Kasım 2020)

Covid-19 virüsüne karşın beslenmenin oldukça önemli olduğu ilgili uzmanlar tarafından sıklıkla dile getirilmiştir (Eskici, 2020). Pandemi Döneminde Derin Yoksulluk ve Haklara Erişim Araştırması’nda görüşme yapılan kişilerin yüzde 84 yeterli miktarda besine ulaşamadığı söylemiştir. Yetersiz ve dengesiz beslenme hastalıklara karşın dayanıksız bir bedeni beraberinde getirmektedir. Yetersiz ve dengesiz beslenmeye en büyük sebepse yoksulluktur. Böylece yoksuluk gruplar yeterli beslenemediğinde hastalıklara karşın daha dayanıksız olmaktadırlar. Bununla birlikte Covid-19 pandemisinde yoksul gruplar zaten yeterli beslenemediklerinden ötürü hastalıklara karşı daha dayanıksız olduğu gibi pandemi dönemiyle birlikte hasıl olan sosyoekonomik krizden daha fazla etkilenmiş ve temel ihtiyaçlardan biri olan beslenme rutinleri oldukça aksamıştır. Yine aynı araştırmada görüşme yapılan kişilerin yüzde 38’i neredeyse her gün, yüzde 32’si de haftada birkaç gün öğün atladığını aktarmıştır.



Şekil 13: Yeterli Besine Erişim

an image of...


Şekil 14: Öğün Atlama Sıklığı

an image of...

Kaynak: (Derin Yoksulluk Ağı & Açık Alan Derneği, Kasım 2020)

Bir bebeğin içine doğduğu toplumun, grubun ya da en küçük ölçekte hanenin ekonomik statüsü çocuğun sağlıklı bir yaşama sahip olmasında ve sağlıklı yaşamla birlikte gelen diğer avantajlara sahip olabilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bebek sahibi hanelerin bebek bezi ve mamaya erişimde zorlandığı ve anne sütüyle beslenen bebeklerin annenin yeterli besini alamamasından ötürü anne sütünden mahrum kaldıkları görülmüştür. Görüşme yapılan hanelerin yüzde 87’si pandemi döneminde bebek bezi ve mamasına erişemediğini belirtmiştir.

Şekil 15: Bebek Bezi ve Mamasına Erişim

an image of...

Kaynak: (Derin Yoksulluk Ağı & Açık Alan Derneği, Kasım 2020)


İnsan Hakları Derneği’nin Aralık 2020’de yayınladığı raporda da, derneğe yapılan yardım başvurularında süt, yiyecek gibi temel gıda ürünlerine yönelik taleplerin arttığı belirtilmiştir (Ekonomik-sosyal hakalr raporu) . Pandemi dönemiyle birlikte birçok insanın gıdaya erişimde zorluk yaşadığı ve yeterli besini alamadığı yapılan araştırmalarda da görülmüştür. Zaten yetersiz ve düzensiz beslenen yoksul gruplar pandemi dönemiyle birlikte asgari düzeyde beslenebilmeleri dahi zaman zaman tehlikeye girmiştir. Yoksulluğun sebep olduğu yetersiz ve düzensiz beslenme bedenlerin sağlıksız olmasına ve böylece de Covid-19 gibi salgın hastalıklara karşı daha dayanaksız olmalarına neden olmaktadır. Ekonomik statü kişinin hastalığa karşı dayanıklı olabilmesinde önemli bir kriter olduğu gibi salgın hastalığın doğurduğu sosyoekonomik dengesizlikten de etkilenme oranını belirlemektedir.

Covid-19 ile birlikte çalışma hayatında da önemli değişimler yaşanmıştır. Bazı meslek grupları evden çalışma düzenine geçebilmişken bazı meslek gruplarının çalışma alanı değişmemiştir. Aytun ve Özgüzel’in Türkiye’de pandemi sürecinde evden çalışmaya geçebilme sıklığını araştırdığı çalışmasında özel sektördeki işlerin yüzde 24’ünün evden yapılmaya elverişli olduğu belirtilmiştir. Bu araştırmada dikkat çekilebilecek bir diğer önemli nokta, evden yapılan işlerin toplam ücretlerin yüzde 31’ini oluşturmasıdır. Yani evden çalışılabilen işler, evden çalışılamayan işlere nazaran daha çok gelir getirmektedir. Evden çalışmak steril bir ortam sağlayarak virüse karşı daha güvenli olduğu gibi ekonomik anlamda da daha avantajlı olan meslek türlerini içermektedir. Evden çalışılamayan işler ise virüsün bulaş oranının daha da arttığı kalabalık ortamlar ve düşük ekonomik gelir demektir.


Şekil 16: Evde Yapılabilir İşlerin Meslek Kolları Payı

an image of...

Kaynak: (Aytun & Özgüzel, 2020)


Duman, Covid-19 ile birlikte gelen eşitsizliği ve yokslulluğu incelediği çalışmasında aktif olmayan sektörlerde istihdam edilme ihtimalinin üniversite mezunu, serbest meslek sahibi ve kamu çalışanı olanlarda düştüğünü ortaya koyarken; kadın, genç, kayıtdışı çalışan, küçük işletme sahibi olanlarda ise arttığını ortaya koymuştur. Özellikle eğitim seviyesi yükseldikçe evde çalışılabilen meslek sahibi olma ihtimalinin yükselmesi, eğitim seviyesinin Covid-19 riskini de belirlediğini kanıtlamaktadır. Bununla birlikte küçük işletme sahibi ya da kayıtdışı bir çalışan olmanın pandemiyle birlikte gelen kapanmalardan oldukça fazla etkilendiğ görülebilir. Öte yandan bu araştırma, toplumsal cinsiyet eşitsizliği bağlamında ‘’kadın’’ olmanın sosyal bir dezavantaja dönüştüğünü ortaya koymuştur. Her ne kadar kadınlar istihdam edilme oranları artmaya başlamış olsa da istihdam alanında daha önce vaz geçilen gruplardan birini oluşturmuştur. Bu bağlamda kadınların daha güvencesiz işlerde istihdam edildiği ve Covid-19’la gelen ekonomik bunalımda işten çıkarılabilecek grupların başında gelerek kamusal alana sonradan dahil olmuş olmalarıyla birlikte ilk olarak hariç edilen toplumsal bir grubu oluşturdukları da söylenebilir. Eğitim seviyesinin ekonomik statüyü ve güvenli bir meslek sahibi olmayı etkilediği gibi toplumsal cinsiyet bağlamında kadın olmak da güvenli bir iş sahibi olmayı ve ekonomik statüyü etkilemektedir.


>>>> devamı ikinci sayfada >>>>>


4

Henüz hiç yorum yapılmamış.