Kirpi
Tam olarak kaç yaşında olduğumu hatırlayamayacak kadar küçüktüm. Ama hani beş de olabilirim sekiz de. Şimdiki gibi saymazdım o zamanlar yılları. Tüylerim kısa, dalışlarım uzundu. Sekerek yürürdüm neşeden. Şehrin biraz kenarında kalan evimizin etrafında, doğanın varlığı hasbelkader devam etmekteydi. Kimi geceler çığlık benzeri bir hayvan sesi duyardık, tilki, derlerdi. Sıkılan dişlerin arasından fısıltıyla anılırdı adı. ‘’Sinsi hayvan. Geçen gece Nebatilerin kümese girmiş namussuz. Tıkırtıya uyanmış Nebati. Tüfeği almış, göğsünün altına çatlatmış bir tane.’’
Kimi zaman da evin önünde takılı olan köpeğin havlamasına sebep olduğundan sahipsiz dolaşan bir köpek yerdi bu saçmalardan. Mahalle denir miydi buraya bilemem, ama işte yedi sekiz ev vardı. Az ötede de bir yedi sekiz ev daha.. Etrafta evden daha çok tarlalar, araziler ve ağaçlar vardı. Bu arazilere tüfeğini ve taburesini alan çıkar, yukarıda uçan ne varsa ateş ederdi. Yukarıdan bir şey uçmazsa da aşağıdan bir hedef seçilir, saçmalar ona yağdırılırdı. Sahibi olmadıkları her hayvanı vurasıları gelen mahallelim kimi zaman sahibi oldukları hayvanları da keser, kavurma ya da haşlama yapar, başka da bir şey bilmezlerdi. Mahallenin bulunduğu bölgeye ilk ev yapıldığından beri civardaki hayvanlara yönelik bir soykırımdır başlamıştı. Mahallede bıçaklar bilenir, tüfekler patlatılır, çocuklar tokatlanır, kadınlar sokakta kovalanırdı. Herkes kendi karısını, çocuğunu, hayvanını dövmekte özgürdü. Yalnız bir keresinde biri öldürülmüştü de o zaman polis gelmişti.
İşte bu mahallede ben çocuk adımlarımla oyun oynarken, evimizin arkasındaki dut ağacının gölgesinde bir kirpi görmüştüm. Bu ilk kirpi görüşüm değildi. Daha önce gördüğümde annemle birlikteydik, ben kirpiye yaklaşınca, annem ‘’uzak dur len, dikenlerini gözüne atar yoksa!’’ demişti. Kirpinin dikenlerinin gözüme saplandığını hayal etmiş, bu resmi kafamdan silememiştim. Kirpiyi ikinci kez görünce yine bu resmi görmüş, korkmuştum. Ancak kirpi hareketsiz, bir top gibi, tüm sevimliliğiyle duruyordu. Neden sonra olduğu yerde şöyle bir döndü, yüzü bana doğru baktı. Ufacık gözleri, burnu ve ağzı vardı. Göz göze geldik, bakışlarını aç olduğuna yordum. Koşar adım eve gittim, anneme görünmeden bahçedeki marullardan bir kaç parça kopardım. Kirpinin dikenleriyse hala aklımdaydı. Güvenliğimden taviz vermedim. Bir karton parçası bulup kendime bir kalkan yaptım. Kirpinin yanına gittiğimdeyse zavallı hayvancık hala oradaydı, yalnızca biraz yer değiştirmişti. Kartonu kendime kalkan yaptım, bir kenarından da elimle marulları çıkarıp öne doğru uzattım. Yavaş yavaş kirpiye yaklaştım. Belli bir mesafeye gelince kirpi kıpırdandı ve biraz uzaklaştı benden. Ben öylece durdum ve marulu yavaş yavaş salladım. Kirpi hiç oralı değil gibiydi. Biraz sonra maruldan bir parça koparıp, kirpiyi kendime yaklaştırmak için önüne doğru attım. Kirpi yine biraz gerilese de marulun kokusunu alınca usulca geldi marul parçasının yanına. Fare gibi kemiriyordu. O kadar büyük bir keyif alıyordum ki kirpinin marul yiyişinden, elimde kalkan niyetine kullandığım kartonu bıraktığımı fark etmemiştim. Bir parça marul daha attım, sonra bir parça daha. Yalnız yürürken görünen minicik ayaklarıyla giderek yaklaşıyordu. En sonunda elimi uzatsam dokunabileceğim bir mesafeye kadar geldi. Kirpi iştahla marulu yerken benim elim onun burnuna doğru yola çıkmıştı. O kadar istiyordum ki ona dokunmayı. Tam dokunacağım sırada bir çığlıkla yerimden zıpladım. Annemdi, beni kirpiyle görmüş, öfkeyle üzerime doğru geliyordu. Ben bir tarafa kirpi bir tarafa kaçıştık. Kirpi bana dikenlerini atmamıştı ama annem beni yakaladığında güzel bir dayak atmıştı.
Ertesi akşam, bilmem kimimin neresinden akrabası bir misafir çıkmış gelmiş, çay içilip televizyon izlenmiş, son zamanlardaki havadisler aktarılmış, değerlendirmeler yapılmıştı. Saat iyice ilerleyip, çocukların ertesi günkü okulları akla gelince ayaklanılmış, konuşa konuşa kapıya doğru çıkılmıştı. Kapı önü sohbeti uzarken, misafirliği sona ermek üzere olan misafirlerden biri evimizin önünde yer alan, benim geçen gün kirpi için marul çaldığım, bahçede bir fare gördüğünü iddia etmiş ve çığlığı basarak eve gerisin geri girmişti.
Sopayı kapan babam dışarıya fırlamıştı. Arkasından ben de seğirmiştim. Sokak lambasıyla aydınlanan bahçede bir fare avı başlamıştı. ‘’Fare’’yi babamdan birkaç saniye önce görmüştüm. Fare değildi o, benim marulla beslediğim, kendisine yaklaştığımdan dayak yediğim, küçük suratlı kirpiydi o. Sanki o yediği marulların tadını unutamamış, koklaya koklaya bahçeye kadar gelmişti. Hiçbir şey diyememiş, kirpiye bakmış kalmıştım. O kısacık anda babamın kirpiyi fark etmemesi için bildiğim tüm duaları etmeye başlamıştım. Dualarım tutmamış, babam ‘’fare’’yi görmüş ve gözümün önünde sopayla parçalamıştı onu. Hınçla inip kalkan sopa karşısında hareketsiz durmuş, kirpinin aldığı her bir darbe kalbimde onanmaz yaralar açmıştı. Bir süre sonra babam durmuş ve parçaladığı şeyin bir lağım faresi değil de kirpi olduğunu fark etmiş, bunu diğerleriyle de paylaşınca gülüşmüşlerdi. Babam bir kürek yardımıyla kirpiden geriye kalan parçaları toprakla karışık almış bahçenin dışına atmıştı. Babam bu işi yaparken ben de babamın kıpırtısız yüzünü izliyordum. Biraz önce bir canlıyı parçalamamış, gayet sıradan bir akşam geçirirmişçesine rahattı. Herkes gidince eve girilip yatıldı. Uzun bir süre uyuyamadığımı ve bir tilki sesi duyduğumu hatırlıyorum. Tam uykuya dalarken de nereden geldiği belli olmayan acı bir tüfek sesi...
Sonradan öğrendiğime göre bu kirpi türleri zaten dikenlerini fırlatmaz, daha çok geceleri dolaşır ve yaklaşık üç beş yıl ömürleri olurmuş. Benim talihsiz kirpimin kaderinde de o gece bizim bahçeden geçmek ve o avel akrabamın nezdinde fare sanılmak varmış. Fareye benzemek için çok yanlış bir geceydi, insana benzemek içinse bir sopa yeterdi.
3
Henüz hiç yorum yapılmamış.
