Galip Büyükmüjdeci @Galip_Buyukmujdeci_1631

Emel ve Ecel

 Yolun solunda bulunan ağaçların birinden bir yaprak düştü. Sonra bir diğerinden. Her bir yaprak yeşilken, sanki düşeceğini önceden haber vermek amacıyla sararıyor, ardından er yada geç düşüyordu. Bir adım gerisinde uzun zamandır görüşmediği çocukluk arkadaşı eski anıları deşelerken, gözü ilerideki ağaçtan şiddetli bir rüzgarla düşen bir yaprağa takıldı. O da diğerleri gibi sararmıştı. Acaba hiç dingin bir havada düşen yeşil bir yaprak görmüş müydü? Bir müddet düşündü ama anımsayamadı. Bu nedense içini rahatlatmıştı. Sonra da bir sonraki adımını düşen yaprağın üzerine aralarındaki mesafeyi kapatmak üzere olan arkadaşının kendisine yetişmemesi için aceleyle attı. arkadaşı, önceden delik deşik asfaltla kaplı yolu köylülerin bin bir uğraşla nasıl kaldırım taşıyla kaplattıkları ile ilgili bir şeyler anlatıyordu. Yol yaprakların ardına saklanarak yeni taşlarını yıpratıcı adımlardan korumaya çalışıyor gibiydi. Bin yıl sonraki insanların bile okuyacağı taştan bir kitabeye ilke yazdırır bir edayla " Eskimiş olanlar yenilere yol vermeli. " dedi. Arkadaşı " Hatırladığım kadarıyla o asfalt senle yaşıttı. Sen de eskimişsindir ya, hazır gidiyoruz, senin de bir üstünü örtelim." dedi. Beraberinde bulunan bu insanın kendisine böyle bayağı bir şakayla karşılık vermesinden mi yoksa bu cevaptan ötürü aklına gelen bir şeyden dolayı mı olduğunu bilemediğimiz bir hoşnutsuzluk oturdu yüzüne. Zaten cenazeye gelmeyi istemiyordu. Beş yıldır görmediği amcasını ziyarete gelmişti. Amcası tutturdu cenazeye geleceksin diye. "Bir toprakta sen at. Bir avuç dahi atsan çok sevabı var." demişti. O da sevabı çok istediğinden değil de amcasının gönlü olsun diye tamam demişti. Beş yıl önce babasının başının etini yemiş, bir çok mantıklı gerekçe sunmuş ve sonunda babasını şehre taşınmaya ikna etmişti. Ve köyün liseye giden sayılı çocuklarından olmuştu. Şimdi de amcasını ziyarete gelmişti ama işin aslı "Bizim sümüklü Ali okuyacak da adam mı olcak? " diyenlerin haksız olduğunu kanıtlamak ve geleceğin hakimi olacağını tüm köye duyurmak istiyordu. Hem kendi geleceğine hakim olmuş, hem de köydekileri geride bıraktığı gibi fakültedeki diğer öğrencileri de geride bırakarak hakim olacaktı. Şimdi de köydeki işlerin zorluğundan yakınan Mustafa'ya baktı. Hınzır Mustafa derlerdi çocukken. Şimdi ise Mustafa hınzır kalmaya devam etmişti ama kendisi hınzır demeyi kendine yakıştıramıyordu.

 - Mustafa dedi. Üzülüyorum senin haline. Şu küçücük yerde sıkıştın kaldın. Ama iyi yönden bak. İşin her ne kadar vücudunu yorsa da kafan rahat. Kendini hayatının akışına bırakman yeterli.

 Bunların doğru olduğunu tabi ki de düşünmüyordu. Sadece konuşmanın akışına uygun olduğunu düşündü. Oysa Mustafa konuşurken onu dikkatli dinleseydi, bu yakınmaların küçük bir nazlanma mahiyetinde olduğunu ve hayatından da gayet memnun olduğunu anlayacaktı. Zaten Mustafa akıntıya karşı kürek çekmez, bunun yerine hedefini nehrin akış yönüne çevirirdi. Bunun da hayatında çok faydasını gördü. Başkalarının başına gelse dünyalarını yıkacak şeyler onun başına geldiğinde kabullendi ve elindekilerle yetindi. Bu yüzden hayatından memnundu ve bu onun konuşmalarından ve kendine göre komik -zaten başkalarına göre komik olmasını umursamıyordu- şakalarından anlaşılıyordu. Belki de ona göre öğlen tarlada yufkanın arasına sıktığı peynir, domates ve soğan en güzel yemek, yattığı divan en güzel yatak ve yolda takılıp düşen birini izlemek ise en büyük eğlenceydi.

 Kendisi dururken yanındaki bu insanla bu kadar ilgilendiğimizi duysa üzüleceğini bildiğimiz için tekrar Ali'ye dönüyoruz. "Ali" diyoruz ama o bundan pek de hoşnut değildi. Çünkü oldu olası kendisini anan birinin dilinde veya zihninde üç harf olarak kalmasını kendisine bir haksızlık olarak değerlendiriyordu. Bu sebeple olsa gerek isminin başına birçok unvan eklemeye kararlıydı.

 Sonunda mezarlığın kapısından girdiler. Ama yeni kazılan mezarlara ulaşmak için daha da yürümeleri gerekiyordu. Tabut ise mezarlığın yanındaki yoldan omuzlar üzerinde taşınarak mevtanın defnedileceği mezara yakın olan kapıdan getiriliyordu. Oraya vardıklarında yeni kazılmış mezarı ve yanına yığılmış ıslak toprağı gördüler. Ali bu pek de derin manası olmayan bu şeylerden kurtulup tekrar hayallerine daldı.

 Evet. Hakim olacaktı. Hem kendisi gibi ince ayrıntıları kaçırmayan, durumları hemen anlayan ve herkesin hakkını tespit edebilecek bir kimse dururken, okulda gördüğü gibi daha basit konuları anlamayan ve profesörlere saçma sorular soran insanlar mı hakim olacak. Bunları düşündükçe sinir olmaya başladı ama kendine hakim oldu. İşte bu da iyi bir hakim olacağının kanıtıydı. Öyle hükümler verecekti ki kendisini bu sırada onu gören insanlar ilham alacaktı. Aydınlanacaklardı. Haksızlığı isteseler bile bunu yapamayacaklar, zorunlu olarak adaletli davranacaklardı. Onun gibi olmak isteyeceklerdi. Her hak sahibine hakkını verecekti. Adaletin timsali olacaktı. Belki tüm mahkemelerin önüne heykelini dikerlerdi. Ne "belki "si, bundan hiç şüphesi yoktu. Gerçi "Adalet nedir? Hak nedir? Bir insanın haklarının ancak her şeyi ve tüm ayrıntıları göz önünde bulunduran bir elin çizebileceği ince ve girift sınırlarını nisyanla malul olan insanın eli hatta tüm insanların elleri birleşse çizebilir mi?" gibi sorulara cevabı var mı veya bu tür sorular aklına geldi mi bilmiyoruz.

 Bu sırada kolundan kavrayan bir el onu gerçekleşeceğinden kuşkusunun olmadığı bu uzaktaki emellerinden çıkartıp mezarın yanına yığılan toprağın önüne getirdi. Başını kaldırdı ve amcasını kendisine toprak atmasını söylerken gördü. Mevtayı mezara yerleştirmişler ve üzerine tahtaları yerleştirmişlerdi. İnsanlar ise mezarın başında bekliyorlardı. Ali'nin bu düşten sıyrılması sadece bir insanın yatağında soldan sağa dönerken ki uyanıklığı kadar kısa sürdü. Şimdi de önündeki toprak yığını hakim makamına çıkan basamaklar, oradaki insanlarda her an ilham almaya hazır, sadece iki dudağının arasından çıkan hükmü bekleyen insanlar oluvermişti. O da adımını attığı zaman yer yarılmıyor veya başını eğdiği zaman bir dağ tepesi görmüyordu ama böyle bir tavırla basamakları çıkmaya başladı. Aslında o toprak yığınını tırmanıyordu ama onun için önemi yoktu. Oraya çıkmak için her türlü şeyi ayakları altına almaya hazırdı. Her basamağa onu saygıyla ve hürmetle izleyen insanlara bakarak ve o makama ulaşacağına kesin bir inançla basıyordu. Ta ki son bir basamak kaldığında durum ötekiler gibi olmadı. Ayağını bir boşluk yakaladı ve çekti. Tam da o sırada o zamana kadar fark edemediği veya üzerine sayısız örtü çekmekle kurtulabileceğini düşündüğü -daha doğrusu ümit ettiği- bir şey beynine batan bir iğne gibi onu ürpertti. Fazla geçmeden kendini mezarın içinde boylu boyunca uzanmışken buldu. Daha sersemliğinden kurtulamadan tam göğsünün üstünde bir ağırlık hissetti. Oraya baktığında bir miktar toprak gördü. Ve mezarın başına baktığında da Hınzır Mustafa'yı gördü. Toprağı o atmıştı. "Bu da onun şakalarından biri" diye düşündü. Ve böyle bir şeyi böyle bir yerde kendisine yaptığına çok kızdı. En çok da kendisine yapmış olduğuna kızmıştı. Mustafa'nın yüzüne baktığında hınzırca bir gülümseme bekliyordu. Ama onun yerine üzgün bir ifade buldu. Sonra ikinci bir ağırlık hissetti. Bu his çok kısa sürdü ve arkasında tam bir uyuşma bıraktı. Bunu atan ise amcasıydı. Onun yüzüne bakınca ise dehşete düştü. O Mustafa'dan da üzgündü. Hatta orada bulunan herkesten fazla. Şaşkınlığı iyice arttı. Tir tir titriyordu. Titredikçe üzerindeki toprak taneleri vücuduna değerek düşüyor ve sanki her değdiği yerdeki hücreler ölüyordu. Neden bu mezara düşmüş kişi onları şaşırtmıyordu? Neden hiç kimse ona yardım etmiyordu? Neden bu cenaze sahipleri -artık onlar herkimse- dururken amcası ve çocukluk arkadaşı diğer herkesten daha fazla üzgündü? Bu sorulara akıl sır erdiremiyordu. Neden sonra kendisi kalkmayı denedi. Tabi ya neden olmasın? Bugüne kadar ne ettiyse kendisi etti. Şuracıktan mı kalkamayacaktı? Ama kalkamadı. Sanki sırtı yere yapışmıştı yada üzerindeki bu toprak görünenden ağırdı. İyice endişelenmeye başladı. Bu sırada amcası ve Mustafa toprak atmaya devam ediyorlardı. Ayaklarına ve kollarına. Ali ise bu ikisine şaşkınlık ve nefretle bakmaya başladı. Nasıl bir insan diri bir insanın üzerine toprak atar? Üstelik amcası. Zalim. Elleriyle üstündeki toprağı temizlemek istedi. Ama ne eli ne de parmakları hareket etmiyordu. Şimdi de kendi vücuduna kızdı. Onlar da ona ihanet etmişlerdi. Ne oluyordu da ömrü hayatı boyunca kullandığı eli, ayağı şimdi onun sözünü dinlemiyordu. Hayreti ve çaresizliği her geçen saniye artıyordu. Göğsündeki ağırlık sebebiyle nefesi daralıyor, bunalıyordu. Sonunda " Durun! Atmayın! Beni dinleyin. Ne yapıyorsunuz? Çekin beni buradan." diye bağırmaya başladı. Ama insanlarda hiçbir farklılık yoktu. Onlardan da ümit kesti. Ve sesini iyice yükselterek görmediği insanlara haykırmaya başladı. Sesi bazen boğazında düğümleniyor, bir an duraksıyor ve sonra bağırmaya devam ediyordu. Ama tüm bunlar yüzüne gelen toprakla son buldu. Toprak göz yuvalarını doldurdu. Ağızından da tüm midesini. Zaten korkudan ve sıkıntıdan zor nefes alıyordu. Şimdi ise burnundan toprak çekiyor, nefessiz kalıyor ve tekrar birazcık hava ihtiyacı ile burnunu çektiğinde topraktan başka bir şey gelmiyordu. Ta ki içi tamamen toprak doldu. Ama içinde hala bir kurtulma umudu vardı. Bir yol daha vardı. Bir çare daha. Hayatı boyunca bunu görmezden gelmiş, ve o tarafa işaret edenleri umursamamıştı. Unutmak için çalışmış ve bir takım fısıltılarla da cidden bunu başarmıştı. Ama şimdi başka çaresi yoktu. Sonunda boynu bükük bir şekilde en yakınına yöneldi. Yüzü yoktu. Ama aynı şekilde başka çaresi de yoktu. Ne kendini kurtarabiliyor, ne başkasına sesini duyurabiliyordu. Ama O'nun duyması için dilinin dönmesine gerek yoktu. O'ndan kendisini kurtarmasını istedi. Kendisini duymasını istedi. Kurtarsın ki bundan sonra hep o da O'nu işitsin ve sözünü dinlesin. Sonra da karanlığın içinde kayboldu.

7

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli