TOPRAK ANA SAVAŞ(MA) BABA
İçeri yüzbaşı üniforması ile bir adam girer…
Ama üniforması hiçbir ülke ordusunu anımsatmamaktadır…
YÜZBAŞI – Çocuk doğru soyluyor... Diyet almakla diyet bitmez! Can almakla can bitmez! Kan dökmekle kan bitmez!
BARIŞ – Siz kimsiniz?
YÜZBAŞI – Yüzbaşı...
BARIŞ – Yüzbaşı ne?
YÜZBAŞI - İsmim mi? Hatirlamiyorum... Yani o kadar zaman oldu ki adimi kullanmayalı! Yani bana hep yüzbaşı derlerdi...
BARIŞ– Adını unuttun yani?
YÜZBAŞI – Adın bir önemi yok ki savaşta… Hepimiz birer sayıyız orada! Sağdan say bir! Ya da 99 son!
BARIŞ – Sen nerde öldün Yüzbaşı?
Dansçılar, Yüzbaşı’nın anlattıklarını anlatan fotoğraf kareleri oluştururlar…
Işık sönüp yandığında başka bir fotoğraf ile Yüzbaşı’nın öldürülüşünü gösterirler…
YÜZBAŞI – Bir sınırın ucunda, sınırların ucunda öldüm... Sisli bir kış sabahı! Uçsuz bucaksız bir ova, ovanın etrafında dağlar... Sessizliğin hâkim olduğu bembeyaz bir gece güne dönmek üzere... Aniden karanlığı delen bir ateş... Herkes pür dikkat! Ateş ardından bir ateş daha… Bir ateş daha ve gitgide artan kurşun yağmuru! Bir bahar gecesinde öten ateşböcekleri gibi, vızır vızır ötüşen mermiler... Yanımda ölen arkadaşlarım, ölen arkadaşlarımın yanında patlayan bombalar...Ölümün nefesi ensemde...Ölüm bile nefes nefese!! O esnada... Bana doğru bir ışık geldiğini gördüm… Merminin mevzi duvarına çarpmasıyla birlikte duvarda büyük bir çatlak açıldığını hissettim. Gerçi duvar bana mevzi görevini iyi bir şekilde yapıyordu ama duvarı kaplayan taş parçaları patlamanın yapmış olduğu basınçla vücudumun değişik yerlerine ve kafama saplanıyordu. Canım yanıyordu! Ama yanan can benim değildi sanki! Birden bir sessizlik oldu, sessizliğin içinde yüzüğüme çarpan silahımın sesi yankılandı! Ve hemen ardından merminin çatlattığı yerden gecen bir Docka mermisi başıma geldi, şakağımdaki damarı sıyırdı... Olayın etkisiyle elimi yüzüme kapatıp ”Arkadaşlar ben vuruldum...” diyebildim...
Beni bir kayanın arkasına çekip tedavi etmeye başladılar... O kadar kan kaybediyordum ki, kanım çekiliyor sürekli üşüyordum...
Arkadaşlarım inatla çabalıyorlar Yüzbaşım dayan diyorlardı! O esnada hemen yanıma düşen bir roket mermisi tedavimi yarım bıraktı! Sağlıkçı arkadaşım benden önce dünyadan ayrıldı. Bir kaya parçasının arkasında, omzumda yüzbaşı rütbesinin yıldızları, gökyüzünde dünyanin tüm yıldızları... Soluk soluğa bir kış gecesi sabaha geçememekte, olum koynumda yatmış ona sarılıp uyumamı beklemekte! Gözümün önünden hayatım bir film şeridi gibi geçmekte, aklımdan ve kalbimden sevgilim geçmekte! Ve ansızın çalan bir telefon sesi, saat sabahın yedisi... Gökyüzünde kaybolan yıldızlar, telefonun diğer ucunda sevgilim var... “Nasılsın?” diyor, “Ölüyorum!” diyemiyorum... “İyiyim!” diyorum... “Seni çok özledim, gel artik!” diyor, “Bir daha gelemeyeceğim beni beklediğin o eve, beni bekleme!”diyemiyorum! “Az kaldı aşkım! Az kaldı!” diyorum... “İyi ki sen gitmeden evlenmişiz.”diyor. Susuyorum! Hâlbuki nasıl da istemiştim savaşa gitmeden sevgilimle evlenmeyi ama nereden bilebilirdim ki parmağımdaki yüzüğün silahın demirine çarpıp da saklandığım yeri belli edeceğini... Telefon kapanıyor, gözlerim kapanıyor, gökteki son yıldız gün aydınlanırken kayıyor!
BARIŞ – Diyetini istemiyor musun?
YÜZBAŞI – İstesem ne olur? Kimden alacağım diyetimi? Beni vuran zavallıdan mı? Yoksa ona silah satan demokrasinin dünyadaki tek savunucusundan mı, beni bile bile ölüme yollayanlardan mı, her şeyi bilip de susanlardan mı? Kimden isteyeceğim diyetimi?
BARIŞ – Çok tuhaf... Yani her şey çok tuhaf...
DEDE – Tuhaf olan ne?
LEYLAK – Durup dururken ölmek mi?
ANNE – Ölen oğlunun cesedini beklemek mi?
YÜZBAŞI – Ölürken sevgilini ne kadar özleyeceğini düşünmek mi?
DEDE – Tuhaf olan ne?
BARIŞ - Her şey...
Yukardan bir mektup düşer... Barış alır mektubu üstünü okur. Sonra birden bire onlarca mektup düşer gökyüzünden... Barış birkaç tanesini daha okur... Sonra iki çocuk pabucuna bağlı bir mektup düşer yere… Bari o mektubu alır, kenara ayırır!
BARIŞ – Hep ayni kadına gelmiş bu mektuplar?
DEDE – Kime?
BARIŞ – Havva Anne’ye?
DEDE – Ha… Zaten burada tek ona mektup gelir... Analarına yazdıkları mektupları bulurlar askerlerin alnında, bitiremeden daha rüzgâr kapar. Şaşırırlar mektubu hangisine vereceklerini bekleyen bunca ananın! İmzasızdır çünkü onlar. Sonunda o mektupları Havva Ana’ya yollarlar... Havva ana! Mektubun var yine... Havva ana!
Havva ana telaşla içeriye girer…
Henüz hiç yorum yapılmamış.
