SOĞUK PAZAR
“Bak! İşte kızımız. İşte Hasretimiz. Ben de en az senin kadar özlüyorum onu. Keşke onu geri getirebilsem... Keşke ölmemiş olsa da bana yüzünü bile göstermesen.”
“Bu taşta neden Hasret’in resmi var? Benim kızım evde beni bekliyor.”
“Doktorunla konuştum. İki aydır kontrole bile gitmemişsin. Ev arkadaşına sordum ilaç aldığını görmemiş hiç.”
“Sen delirdin mi Harun! Benim kızım hiç bu soğuk yerde yatabilir mi?”
“…”
“Madem onu buraya yatırdın beni neden yanına koymadın! Madem kızımız toprak altında, biz neden hala rahat nefes alıyoruz?”
“Koydum Leyla. Seni de kendimi de kızımızla beraber toprağın altına koydum. Yaşasa bugün on dört olacaktı. Çok akıllı bir genç kız olacaktı. Bizim dünyaya mirasımız olacaktı. Ama toprak oldu işte.”
“Yaşıyordu işte. Sen neden gelip uyandırdın ki beni. Yalan da olsa en azından ayakta durabiliyordum. Ben şimdi nasıl ayakta duracağım söylesene. Her şeyi biliyorsun buna da cevap versene.”
“Benim cevaplarım kendi sorularıma yetmiyor ki...”
“Tamam, hadi git.”
“Leyla, yapma. Seni böyle bırakamam.”
“Sen görevini yaptın. Lütfen beni kızımla baş başa bırak artık.”
Harun çaresizce oradan uzaklaştı. Yaptığı neyi düzeltti onu bile bilmiyordu. Belki de sadece iyi kurulmuş bir hikâyenin sonunu getirdi. Aslına bakarsanız neden yaptığını da bilmiyordu. Bu hikâyenin kötü adamı olmaya dayanamadı belki. Belki de sadece mecbur hissetti. Bunu kendisi de bilmiyordu. Bildiği tek şey artık yapacak bir şeyinin olmadığıydı.
Leyla kızıyla konuşmak için kaldığı mezarlıktan, tek kelime etmeden çıktı. Mezarıyla konuşarak onu bir kez daha öldürmek istemedi belli ki. Her zaman yaptığı gibi otobüs durağına gitti. Biraz bekledikten sonra otobüse bindi. Hep oturduğu tekli koltuğa oturdu. Her zamanki gibi otobüsün hareket etmesiyle birlikte telefonu çaldı. Arayan Hasret’ti. Bu kez hemen açmadı. Uzun uzun baktı telefonun ekranına. Parmağı titreye titreye kapatma tuşuna dokundu. Bu aynı zamanda, o telefonun bir daha Hasretle çalmayacağını da gösteriyordu.
Evinin önüne geldiğinde yine üşümeye başlamıştı. Yavaş adımlarla eve yürüdü. İçeri girdiğinde onu merakla bekleyen Zahide’yi gördü. Elinde telefon öylece bekliyordu.
“Abla kaç kere aradım açmadın. En son da meşgule aldın az önce. Hani hasret? Odaya geldiğimde yoktu. Sizinle gitti sandım.”
“Evet. Bizimleydi. Bir zamanlar öyleydi. Keşke hep öyle kalsaydı.”
Leyla, sanki kızı bugün ölmüş gibi yıkılmıştı. Kanepeye oturdu. Gözleri herhangi bir şeye bakmıyordu. Hani boşluğa bakmak denir; onun gözleri boşluğa bile bakmıyordu. Zahide de hiçbir şeyden habersiz şaşkın şaşkın oturuyordu. Soru sormak istiyordu ama cevap alamayacağı o kadar aşikârdı ki dilinden tek kelime dökülmedi. Uzun uzun sessiz kaldıktan sonra Leyla’nın boğuk sesi yankılandı odada.
“Hasret öldü!”
“Abla? Sen ne diyorsun!”
“Benim kızım öleli iki sene oldu.”
“İyi ama… Sen…”
“Zahide.”
“Efendim.”
“Beni biraz sever misin?”
Zahide bu soruya cevap vermedi. Zaten bu bir soru da değildi. İki gün önce olduğu gibi Leyla’nın dizlerine başını koydu usulca. Leyla’nın sevgi dolu kanatları bir kez daha kapandı Zahide’nin üzerine…
Henüz hiç yorum yapılmamış.
