Burada Olmak da En Az Olmamak Kadar Zor
Şimdi gelelim bu miti neden anlattığıma. Antik Yunan Felsefesi içinde küçük bir kavram gibi gözükse de, Sisyphus’çu Çaba (Sisyphean Effort) günümüzde hepimizin, hayatımızın bir noktasında irili ufaklı yaşadığı varoluşsal krizlerin içinde saklı. Varoluşsalcılık akımının öncülerinden Sartre, Heidegger, Kierkegaard, Nietzsche ve zamanında bu akımla çok anılmak istemese de Camus’nün, bu mit çerçevesinde Varoluşsalcılık üzerinde vurguladığı farklı noktalar bu mitte çok ilginç ve bir mite göre mantıklı bir harmoni ile bir araya gelmiş.
Bu akımın kurucu babası olarak kabul edilen Kierkegaard ile başlamak gerekirse, “İnanç” ve “Bir düzenin içinde kişinin kendini ifade edebilmesi” kavramları üzerinde oldukça yoğunlaştığını söyleyebiliriz.
İnanç kısmı, Kierkegaard’ın Hristiyan dinine fazlasıyla bağlı olmasından dolayı Tanrı’nın varlığı ve yokluğu, İnanç ve Şüphe’nin nasıl tek başlarına varolamayacağının üzerinden geçer. Ona göre, önümüzde duran bir masa ya da kalemin orda olduğuna inanmak ya da olmadığından şüphe etmek bir İnanç sistemi ya da hissiyatını gerektirmez. Çünkü gidip bir nesneye dokunabildiğimiz, kullanabildiğimiz yani varlığını kanıtlayabildiğimiz her girişim, hem İnanç’ı hem de Şüphe’yi ortadan kaldırır. Fakat Tanrı’ya olan inanç sadece kişinin kendisinin kendisine kanıtlayabileceği bir olgu olduğu için, Şüphe’yi de beraberinde getirmeksizin kurulan her İnanç sisteminin yanlış veya bozuk olduğunu da iddia eder. Bunu Tanrı inancı olmaktan çıkarıp bir kişinin kendisine ya da son zamanlarda oldukça popüler olan Evren veya Karma gibi bir takım dünya üstü bir sisteme inanmak olarak da yorumlayabiliriz belki.
Bu noktada Kierkegaard’ın ikinci vurguladığı noktaya da teğet geçmiş oluyoruz aslında. Yani kişinin bu tarz bir inanç içine girebilmesi için kendisini bir düzene ait hissedip, kendine spesifik bir amaç doğrultusunda bir kimlik oluşturması. İşte tam da burada varoluşsal krizler hayatımıza giriyor çünkü Şüphe’yi yaratan da İnanç’ın ta kendisi. Zaten Kierkegaard da bu ikisinin arasındaki dengenin ancak ilahi bir gücün varlığına inanarak bulunabileceğini savunuyor. Hafiften de kendiyle çelişiyor zira Tanrı İnanç’ı var ise Şüphesi’nden de bahsetmek gerektiğini de söylemiş oluyor.
Biz ise daha çok hayattaki amacımızı daha küçük kavramlar üzerinden sorguluyarak yaşıyoruz bu krizleri. Örneğin iş, başarı, aşk, para vb. Bu krizler esnasında ya da krizlerin dışında gösterdiğimiz çaba ise Sisyphus’çu Çaba’ya göz kırpıyor bana göre.
Jean Paul Sartre ise çok daha farklı ve genel bir noktadan bakmış olmasına rağmen Varoluşsalcılık için önemli arügmanlar öne sürmüştür. En önemli söyleminden kısaca bahsetmek gerekirse, “Existence precedes essence” yani “Varoluş, Öz’e üstün gelir” sözü ile bireyin varolmasının (bütün sıkıntıları, acıları, sorumlulukları ve yutamayacağımız bir sürü özelliğine rağmen) bireyin özüne yani benliğine, hayatın içindeki yerine ve o yer üzerinden yarattığı kimliğe baskın olmasını dile getirir. Bu açıdan özellikle Heidegger ve Kierkegaard’cı düşünce tarafından çok eleştirilmiştir.
Hayatın amacını bulmaktan bahsetmişken Heidegger ve Camus’den bahsetmemek olmaz. Heidegger, Varoluşsalcılık üzerinde bahsettiği noktalar oldukça soyut kalsa da benim kişisel olarak varoluşsal kriz anlarında sorguladığım “Zaman” kavramı üzerinde oldukça fazla durmuştur. Sisyphus’da olduğu gibi zamanı ölüm üzerinden değerlendiren ve anlamlandıran Heidegger, “Dasein” kavramını ortaya sürmüştür. Tam sözlük çevirisi “Orada olmak” anlamına gelen ve bugün yine popüler kültür içinde kendine “Carpe Diem” ya da “Anda olmak” adlarıyla yer bulan bu kavram, Heidegger tarafından varoluşsalcı jargonda yaşamın geçiciliğini temsil edecek şekilde kullanılmıştır diyebiliriz.
Aslında Heidegger burada bana göre diğer varoluşsalcı filozoflardan biraz ayrılıyor. Özellikle de Nietzsche ve Sartre’dan çünkü doğarak bu dünyaya getirilmemizin ya da kendi deyimiyle “atılmamızın” bir geçmiş zaman belirtisi olduğunu ve ölümün de son nokta olduğunu söylüyor. Bu durumda belki de diğer filozoflara göre daha pozitif bir bakış açısıyla doğum ile ölüm arasında kalan sürenin yani yaşamımızın geçici olduğunu, zamanın telafisi olmadığını söylemeye çalışıyor. Tabii ki yoruma açık.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
