Bir Zamanlar Bir Bank Varmış
Saat 10.30
Bartek’in yere çizdiği sürreal portre beğenilmemiş olacak ki bulutlar grileşmeye başladı. Henüz haziranda olduğumuz için gün içinde kısa kısa yağmur yağdığı çok oluyordu. Yine öyle oldu. Bartek’in çizdiği turuncu, yeşil ve sarı renkli yuvarlaklar yağmur damlalarının darbeleriyle birbirlerine karıştı ya da silinerek taşların aralarına aktı. Yarım saat kadar süren yağmur beni de ıslatmıştı ama neyse ki hemen kuruyordum. Yağmur yavaş yavaş dinmeye yüz tutarken beni de belli belirsiz bir heyecan sardı. Hemen hemen bu saatlerde olurdu bu. Günün rutinlerinden kopup daha spontane bir şekilde başka kişilerle tanıştığım ve onları gözlemlediğim saatlere giriş yapıyorduk.
Yağmur tamamen bittikten sonra bu kişilerin ilki orta yaşlı iyi giyimli bir baydı. Fötr bir şapkası ve albenisi olan kahverengi bir takım giymişti. Gömleği bordoydu ve bir de papyon takmıştı. “Önemli biri olmalı.” diye geçirdim içimden. Koltuğunun altındaki gazeteyi sağ eline aldı ve sol eliyle ıslak olup olmadığımı kontrol etti. Daha kuru bir tarafa oturup gazetesini açtı ve okumaya başladı. Oldukça sakin ve istifini bozmadan gazetenin sayfalarını değiştiriyordu. Hepsini bitirdikten sonra yavaşça kalkıp uzaklaştı. İlk talihliden istediğimi alamamıştım.
Saat 12.30
İyice sıkılmaya başlamışken yavaş adımlarla bana doğru bir kadın yaklaşıyordu. Yorulduğu her halinden belliydi. İki elinde beyaz poşetler taşıyordu. Yakınlardaki Kiosk[2]’tan alışveriş yapmış olmalıydı. Yaklaştıkça yaşlı olduğunu fark ettim. Elimde olsa yardım ederdim ama ona önereceğim yardım biçimi de yeteri kadar işini görecekti. Poşetleri yanına koyarak oturdu ve derin bir nefes verdi. Bir-iki dakika içinde nefesini yakaladı ve cebinden kumaş bir mendil çıkarıp alnını ve boynunun iki yanını sildi. Sonra poşetinden bir şişe su çıkardı ve onu içti. İyice rahatlamıştı. Arkasına yaslanıp biraz daha dinlendikten sonra yavaşça kalktı ve poşetlerini alıp tekrar uzaklaştı.
Saat 14.00
Yaklaşık iki saattir uyuyordum. Yaşlı kadın gittikten sonra sıcağın da etkisiyle sızmış olmalıydım. Kendime geldiğimde iki yaşlı adam karşı karşıya oturmuş sessizce duruyorlardı. Ne yaptıklarını anlamam uzun sürmedi. İkisi de tek bir noktaya odaklanmışlardı. Bir satranç tahtasına. “Sonunda!” dedim. “Sonunda ilginç birileri.” Siyah taşlarla oynayan adam gri bir kasket, diğeri ise kahverengi bir kasket giyiyordu. Eski toprak oldukları belliydi. Beyaz taşlarla oynayan yaşlı adam bir hamle yaptı ve diğer adam vücudunu geriye doğru atarak Rusça bir şeyler söyledi. Sonra ikisi de hafifçe gülüştüler. Tahtaya şöyle bir baktığımda beyaz taşlarla oynayan adamın daha fazla taşı olduğunu gördüm. Kazanıyor olmalıydı. Zaten otuz-otuz beş dakika içinde de gri kasketli adama bakarak “Şah mat.” dedi ve takma dişlerini göstererek gülümsedi. Gri kasketli adam da gülerek cebinden 1 Zloti çıkarıp arkadaşına verdi. Katlanabilir satranç tahtasını toplayarak kolunun altına aldı, saygıdeğer rakibinin elini sıktı ve yavaşça kalkarak uzaklaştılar. Yine umduğumu bulamamıştım.
Saat 14.30
Laszlo elleri ceplerinde yavaş yavaş yürüyordu parkın içinden. Dersi bitmiş olmalıydı. Belki de son derslerine girmeyip öğleden sonra açan güneşi yakalamak istemişti. Ceketini sırt çantasının sağ askısına sıkıştırmış ve şapkasını takmıştı. Gömleği soluk koyu yeşil ama yakaları beyazdı. Bir gömleğe göre çirkin bir renk olmasına rağmen üstünde fena durmuyordu. Temposunu bozmadan uzaklaştı.
Saat 15.30
Bugün gerçekten sıkıcı geçiyordu benim için. İnsanlar sürekli gelip geçiyor, oturup bana hiç katılmıyorlardı. Oturanlar da ya konuşmuyor ya da yalnızdı. Güneş etkisini yavaş yavaş azaltırken hava çok tatlı bir serinlikle kaplıydı. Park doluydu ama insanlar genelde ya bir yere yetişiyor ya da bir yerden çıkıyordu. Bitmek bilmeyen bir devinim hâkimdi. Aslında tam da bu saatleri severdim. Kiminle karşılaşacağınız belli olmazdı.
Yarım saat geçti. Parkın nüfusu azalmaya başlıyordu. O arada başıboş bir köpek benim ve yanımda duran çöp tenekesinin etrafında dolanmaya başladı. Önce arkamdaki ıslak çimlere gitti, sonra bir hışımla bana doğru yaklaştı. En sonunda ise çöp tenekesinin yanına yaklaşıp sol arka bacağını kaldırıp işemeyi seçti. Sonra da oradan hemen uzaklaştı.
Saat 16.30
Otobüsün fren sesiyle irkildim. Sonra havalı pistonlarının ve otomatik kapının çıkardığı sesi tanıdım. Biri mi geliyordu acaba? Daha sonra kapı kapandı ve otobüs hareket edip uzaklaştı. Durağın olduğu yolun tarafından çalı sesleri ve ıslak çimin üzerine basan bir çift ayak sesi duydum. Gri takım elbiseli uzun boylu genç bir adam gelip önümde durdu ve önce sola sonra sağa baktı. Parkta kimseyi göremedi. Sol kolunu öne ve yukarı doğru kaldırarak bileğindeki saati ortaya çıkardı. Şöyle bir göz attıktan sonra tekrar sağa baktı. Arkasına bakmadan geri geri gelerek oturdu. Sağ elinde tuttuğu bir buket kırmızı gülü iki eli arasına aldı. Oturduğu yerde beklemeye başladı. Ben mi? Ben sevinçten çıldırıyordum. Buluşacağı kadın gelecek ve onların flört etmelerini, utanışlarını, belki komik veya garip anların hepsine şahit olacaktım.
Bir süre bekledikten sonra adam derin bir iç çekerek arkasına yaslandı. “Neredesin Gabriella?” dedi kısık bir sesle. Sanırım Gabriella gelmeyecekti. O da bir süre bekledikten sonra benim gibi düşünmüş olacaktı ki elindeki çiçekleri yandaki çöp kutusuna yavaşça bıraktı. Üzgün bir ifadeyle parkı tekrar bir kolaçan etti ve geldiği yolu izleyerek parktan ayrıldı.
6
Henüz hiç yorum yapılmamış.
