Nisa K @nisakarcii

Şiir Yazmamın Yaratıcı Düşünmeme Etkisi

Yaratıcılık dediğimiz kavram doğuştan mı gelir yoksa sonradan edinilen kazanımlarla da pekişebilir mi? Ben bu konuda kendi şahsi deneyimlerimi ve çevreden tanık olduğum izlenimlerimi sizinle paylaşmak isterim. Öncelikle her insanın farklı becerilerle doğduğuna inanan biriyim. Veya bir bebeğin doğum sürecinden sonra bir hayata gözünü açtığını idrak edebilme yolculuğundan büyüme evresine kadar yaşadığı o duygusal evrene göre çoğu kabiliyetinin oluştuğunu düşünmekteyim. Biz fark etmesek bile çocukken hayal dünyamız çok derin bir güce sahiptir. Çünkü daha hayatın gerçekleri ile yüzleşmedik. Yüzleşsek bile farkında olmadık belki de. Ama işte bu farkında olmadığımızı zannettiğimiz olaylar veya içine düştüğümüz hayat aslında bize belli izler katar. Bizim doğuştan gelen duygu analizlerimize göre de bunlar ileride her bireye farklı etkiler katabilir.


IMG_1895.JPG


Ben çocukluğumdan beri şiir yazan biriyim. İlkokul 1.sınıftan beridir hayatımda olan ama nasıl hayatıma girdiğini anlamadığım bir konu diyebilirim. İşin değişik olan kısmı ise yaşıtlarıma göre daha derin ve daha anlamlı cümleler kurabiliyor olmamdı. 7 yaşımdayken Anneler Günü’nde şiir yazmamızı istediler. Öğretmenler bilirsiniz bizim yazma becerilerimiz için ne kadar doğru kelime kullanabiliyor, ne kadar kafiye yaratabiliyor diye bir ölçme değerlendirme yapmaktan ziyade, bize pratik amaçlı yaptırılan minik etkinlikler. Ama ona rağmen ben öyle bir şey yazmıştım ki çok şaşırmışlardı ve okulun panosuna asmışlardı. Öğretmenim benden ‘sınıfın şairi’ olarak bahsederdi. Ben hep yazardım.. Bazen komik, bazen dramatik.. O yaşta bir çocuk ne kadar dramatik yazabilirse o kadar dramatik belki de. Ama benim hayatımda bir dram yoktu. Mutlu bir çocuktum. Bu içimde kendiliğinden kaleme dökülen kelimeler ve hisler nedendir anlamazdım. Ortaokula geçtiğimde ise bir gün okulda bir şiir yarışması düzenlenmişti 6. sınıftaydım hiç unutmam. Cumhuriyet Bayramı ile ilgili bir şiir yazmamız istendi. Ve bizim okulun çok fazla öğrencisi vardı. Tüm ortaokul sınıfları katılmıştı 5,6,7,8.. Ben her zamanki gibi içimden nasıl geliyorsa yazdım ve teslim ettim. Birkaç gün sonra benim yarışmada 2. olduğumu açıkladılar. Plaketler aldım, kürsüye çıktım vs. kendimi çok mutlu hissettim tabii ki de. Ama bir sürpriz olmadı açıkçası benim için. Bu asla kendimi övmekle alakalı bir yazı değil. Bu gerçeklikle alakalı tamamen. Bu tür yetenekler bence çalışılıp elde edilemez.

Bu yoktan var olan kendi doğan bir şey. Ne olduğunuzu ve maksimum ne olabileceğinizi en iyi siz bilirsiniz. Çünkü sanat rasyonel değildir. Kazanımlarla elde edilmez. Yaratıcı bir beyin yoksa ortada bir boşluk vardır. Ve ben hayatımın hiçbir döneminde kendimi boşlukta görmedim.


Biraz daha yaş ilerledikten sonrasında yazdığım şiirlere baktığımda size aslında anlatmaya çalıştığım noktaya geliyoruz. Bir insan yaratıcıysa var olmayan duyguları var edebilendir. Birisi eğer dramatik bir hayat yaşadıysa ve bu yaşadığı hislere göre bir şeyler yazıyorsa ve bu yazdıkları okunmaya değer ise bu kişi sadece iyi bir yazardır. Zaten benim anlatmaya çalıştığım şey bütün yazarlar veya şairler yaratıcı insanlardır değil, olmayan da vardır elbette az da olsa. Bu tamamen benim bulunduğum nokta ile alakalı bir yazı. Ben kendimde işlerin böyle olduğunu biliyorum. Bir insan yaratıcı bir zihne sahipse var olmayan duyguları var edebilir derken söylemek istediklerim şunlar; ben hayatımın hiçbir evresinde hissetmediğim duyguları, sevinçleri, acıları sanki biliyormuş gibi sanki gerçekten var olmuşlar gibi yazabiliyorsam ve bunu çok sanatsal şekilde işleyebiliyorsam içimde olmayanları yaratabiliyorum demektir. Bu dediğim şey empati değil. Benim için empati dediğimiz kavram, önceden deneyimlemiş olduğumuz duyguları o an biz değil de başkası yaşıyorken kendimizi onu yerine koyup onun adına üzülmek veya sevinmektir. Ama benim demek istediğim ise; örneğin hayatında hiç aşk acısı çekmemiş veya aşık olmamış bir insanın bunu yazdıklarıyla derinden yansıtabilmesi.. Bu öyle basitmiş gibi gelmesin kulağınıza, zormuş gibi de gelmesin.


Bu tamamen kişisel bir olay. Eğer yazabildiğinize inanıyorsanız ne güzel. Demek ki yaratıcı bir beyine sahipsinizdir benim için. Ben telefondan notlarıma girip 2 dakika içinde çok karmaşık söz dizeleri ve anlamları bulunduran uzun şiirler yazdığımı hatırlıyorum. O an insan o kadar hızlı üretiyor ki okuduğunuzda üstüne düşünülmüş de yazılmış gibi geliyor. Ama benim için yaratıcılık üstüne düşünülen bir şey değildir. Yaratıcıysak anlık olarak da rahatlıkla üretebiliriz. Ve bence böyle insanlar sanatın tek bir dalında değil hemen hemen her dalında iyi bir iş çıkarabilecek potansiyele ve öz veriye sahiptir. Ve bu bende böyle ilerleyen bir durum oldu açıkçası. Ben müzikle de çok iç içe olan, çoğu enstrümanı çalmaya merakı olan ve deneyimleyen bir insan oldum hep. Hayatımda her zaman vardı ritimler ve notalar. Müzik konusuna girersek baya uzar diyebilirim. Ama o da üretimi etkileyen en önemli şeylerden biri kesinlikle. Bence sanatın her dalı bir üretim.. Yazarlığa dönersek; üretimin zirvesini edinebileceğiniz en verimli şeylerden. Çünkü yazarken kafanda bir resim yaratırsın. Canlandırırsın değil yaratırsın. Ben öyle yapıyorum en azından rasyonel bir şiir yazmamışımdır. Hepsi çok metaforiktir. Bir cümlenin bin tane manası vardır. Bu işte benim yaratıcılık gücümü en etkili yöneten olay. Bu durumun benim mesleğim olacak olan tasarımcı olma yolunda da etkileri var. Bir tasarım yaparken birkaç noktayı tek bir düzende toplamanız gerekir. Var olmuş tanıdık bir şeyi kimse umursamaz. Benimsenen şey dikkat çekmez. Yeni benimsemeler yaratmak için benimsenmeyeni bulmak gerekir. Bu da işte yazarken bilmediğim duyguları biliyormuş gibi kağıda dökebildiğim için benimsenmeyeni bulmak konusunda yol haritası oluşturur. Çok gerçeküstü bir yerden yazıyormuşum gibi gelmiyordur umarım okurken. Ben sanat odaklı biri olarak böyle bir konuyu didaktik anlatamazdım. O zaman işlevini kaybederdi. Okuyucuyu kelimelerinle düşündürtmüyorsan benimsenmeyen alana giremezsin..


IMG_1896.JPG


Bu bir tasarımcı adayı olarak; iyi şiir yazabiliyorsanız iyi bir tasarımcı olursunuz demek değil tabii ki. Veya ben öyle olacağım demek değil. Bu sadece benim bağdaştırdığım bir araç. Çünkü her ikisi de bir üretim. Ben bunun doğuştan geldiğine inandığım için birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bir tasarımın temelinde yaratıcılık yatar. Yaratıcılığın temeli ise düşünebilme yetisine bağlıdır. Bir şeyler yazabilmek de örneğin makale, senaryo vs. benim için o insanın ben düşünebiliyorum demesidir. Ama şiir yazması; ben düşünebiliyorum ve bu düşündüklerimi sanatsal bir pencereden aktarabiliyorum demektir. O nedenle aslında çok bağdaşır. Bir tasarım sanatsal bir öğedir. Sanat da yaratıcılıktan geçer.


En eski dönemlere bile baktığımız zaman; genelde çoğu anlatılmak istenen şey, verilmeye çalışılan mesaj hep şiirsel bir anlatım içerir. Edebiyat tarihinde de gördüğümüz üzere eserler genelde hep bir dörtlük veya kafiye içinde, düz yazıya göre daha ağır bir anlatım içerir. Bu şekilde anlatılmak istenen her zaman daha etkili olur. Çünkü sizi çoğu zaman düşündürür. Bunun üstüne şöyle bir noktaya daha değinirsem; tarihimize baktığımız zaman edebi eserlerde şiirin ve şairlerimizin büyük bir üstünlük sağladığını görürüz. Birçok önemli şairimiz vardır geçmişte yaşamış olan. Hala konuşulan bir sürü eser.. Ama ne yazık ki günümüze bakarsak artık şiir kitaplarına olan ilginin hiç denecek kadar az olduğunu görebiliriz. Daha doğrusu artık millet olarak komple okumaya karşı ilginin azaldığını görebiliriz. İşte bu noktada sanat da sıradanlaşmaya başlamıştır. Bu gözle değerlendirirsek eğer şiirsel ögelerin ve anlatıların çok olduğu eski dönemlerde, resim sanatında da çok ileri seviyede işler ortaya çıkmıştır. Tasarımda çok önemli dönemler belirmiştir. Ve aslında resimde ve edebiyatta ortak olan akımlar meydana gelmiştir. Örneğin; sürrealizm dediğimiz zaman, hem sürrealist şiirler vardır hem de sürrealist resimler ve tablolar.. Çünkü bunlar birbirine görünmez değil baya görünür iplerle bağlıdır.





Bir kurgunun hem kitabı hem filmi varsa, genelde kitabı okuyan insanlara edebi olarak çok geniş bir yaratıcı düşünme zemini bırakıldığı için okuyucu o evreni ve karakteri kendi kafasında yaratır. Hiçbir şeyi gözümüzle görmeden bir yazarın bize yaratıcılığı ile sadece düşündürterek kurdurabileceği bir dünya vardır. Ancak filmdeki bir anlatım bunu size kendi kurgu düzenlemesine göre sunar. Ve sizin kafa yormanıza gerek kalmaz. Bu örnekte bile yazarlığın bir yaratıcılık eseri olduğunu ve bizim zihnimizde bir olay veya bir resim kurgulatabildiğini çok net anlamaktayız.


Sonuç olarak bir şeyler yazabilmek; benim için yaratıcılığımı çocukluğumdan beri dinamik tutan, daha doğrusu yazabildiğimi görmek bana yaratıcı bir meslekte içimden geldiğince üretebileceğimi hissettiren bir duygu oldu. Şimdi de bir tasarımcı adayı olarak kendime güvenebildiğimi hissediyorum. İlerde en yapamadığım tükendiğim anlarda bile istesem bir şeyler kurgulayıp üretebileceğimi zihnimin bu yönünün hep açık olduğunu bilerek ilerleyeceğim. Yaptığım işlerde sıradan biri olmak istemiyorum. Her zaman gidebileceğim en ileri seviyeyi hayal ediyorum. En iyisi ne ise onu olmalıyım diyorum. Çünkü sıradan olursam işimden zevk almam. Almadığım noktada başka arayışlara girerim ama her zaman ne olursa olsun hayatım nasıl şekillenirse şekillensin ne meslek yaparsam yapayım içinde sanat bulunmayan hiçbir işte ben yokum ve bunu çocukluğuma bakarak bile anlıyorum. Yazının başında da o nedenle o zamanlardan başlamıştım. Ben insanların sanata yatkın doğduğuna eminim. İnsanlarda sonradan ortaya çıkabilir ama sonradan oluşan bir şey olmadığına eminim. Ve bu tükenebilen bir şey değil. Tekrar dediğim gibi en ufak bir parça bile olsa içinde sanat olmayan, üretmediğim bir meslek yapmak istemem. Her zaman üretelim..


Yazının sonuna gelmişken; geçen seneki yaratıcı çizim dersimizin final projesinde kil hamurundan el veya ayak heykeli yapmamız ve bunu oluştururken malzeme ve tasarım konusunda özgür olduğumuz söylenmişti. Ayrıca bu ortaya çıkan şeyin bir adı ve hikayesi olması ve seçtiğimiz bir klasik müziğin bize hissettirdiklerini aktarması gerekiyordu. Bu ne demek aslında yazabilme yeteneğinizle tasarımı birleştirin demek. Ben de oluşturduğum o heykelin ve hikayenin yazısını kapanış olarak sizlerle paylaşmak isterim:


Seçtiğim klasik müzik (Gnossienne: No.1 – Erik Satie) bana her dinlediğimde; hiçbir sorun yokmuş gibi yansıtılan bu dünyada aslında ne kadar içimizdeki duyguları ve düşünceleri gizlemeye çalışsak da benliğimizin sıkıştığı hissini veriyor. Öyleymiş gibi yapıyoruz ama aslında gerçek bu değil. Bazen içimizde çığlık atan o sesleri duymazdan gelmeye çalışıyoruz. Ama illaki bazı gergin anlarda içimizden süzülen bir ışık haznesine dönüşüyor ve bunu engelleyemiyoruz. Elimiz kimliğimizdir. Aynı parmak izlerimiz gibi hepimiz birbirinden farklıyız ancak insanız. Herkes hata yapabilir, herkes çaresizliğe kapılabilir. Bununla yüzleşememek ve kabullenememek, kendimizi kabul edememek demektir. Bu nedenle insanın kendisiyle verdiği savaşı anlatmaya çalıştığım bu heykelde; ortadaki eli siyaha boyama sebebim kendi karanlığımızla baş başa kalmak zorunda kaldığımızda ruhumuzun derinliklerinde hissettiğimiz boşluğun rengidir. Kollar ise gerçekliği temsil ettiği için beyaza boyanmıştır. Kollardan biri kendi içsel savaşımızı anlattığı için elinde bir sopa tutuyor, kollardan süzülen kanlar ise bu kavganın doğurduğu sonuçları ve negatifliği, kötülüğü temsil ediyor. Diğer kol ise kendimizi görebilmek, anlayabilmek için bize saf bir ayna tutuyor. O bizim yansımamız, kaçtıklarımız. Cam kırıkları ise içimizdeki düzensiz düzenin bir parçası. Pozitiflik ve saflık çok büyük de olsa çok küçük de olsa her şekilde bize etkisini gösterir ve yansır, bizi ve zihnimizi aydınlatır. Bunların bütününde kabul ettiğimiz taraf da etmediğimiz taraf da aslında her zaman iç içedir, olmak zorundadır. Bir noktada birleşir ve bizi oluşturur. İnsan budur, hayat budur.


IMG_1897.JPG

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli