ezgi ekim @ezgice

FARAH

Screenshot_20230920_162304_Instagram.jpg


BÖLÜM 1  

Ayaklarım serin suların içinde , ıslak kumsalın üzerine oturmuş mis gibi iyot ve çam kokusunu içime çekerken mavi ve yeşilin birleşme noktasına bakarak huzur doluyordum. Herkes buraya Datça derdi , bense dünyadaki cennet derdim. Evet , benim için gerçekten bir cennetti burası... Laciverte çalan koyları , yeşilin her tonunu barındıran ormanları , sakin insanlarıyla telaşsız bir yerdi. En çokta tenimi okşayan esintisini severdim. Hiçbir yer bana memleketimin verdiği güveni vermezdi.  İsmi bile güzeldi. Datça... Yunanca’da ‘Dimdik ayakta duran’ anlamına gelirdi. Tıpkı benim gibi... 

Bir elin omzuma dokunmasıyla gözlerimi açtım. Hava aşırı sıcak, resmen güneş dünyaya yaklaşmış gibi hissediyordum. Tüm vücudum terden sırılsıklam olmuştu. Datça rüyalarımda görebileceğim kadar uzaktaydı. Datça artık sadece rüyalarımdaydı. Gerçek şu ki ben şu an Afganistan’ın İran’a sınırı olan şehrindeydim. Burası Farah’tı...  

Göz alabildiğince renksiz , ağaçsız , sevgisiz bir şehirdi burası. Çoğunluklu olarak Peştun halkının yaşadığı bu şehir benim tabirimle dünyadaki cehennemdi. Farah’ta oluşumun bugün 78. Günüydü. Durumlar nasıl bu noktaya geldi diye düşünmeden edemiyordum. 

 Ege’nin gözbebeğinden kopup nasıl medeniyetin uğramadığı , kadınların insan yerine koyulmadığı , insanların fakirlikten dolayı organlarını hatta evlatlarını sattığı bu şehre düşmüştüm. Burası anlatılanların çok daha ötesindeydi. Renkli giyinmek diye bir şey yoktu. Kadınlar burka olmadan dışarıya çıkamazlardı. Burka , kadınların gözleri hariç tüm bedenini kapatan , gözleri de tül ile kamufle eden bir kıyafetti. Nikahlı bir kadın kocası olmadan dışarıya çıkamaz ,  çıktığında ise ahlak polisi tarafından cezalandırılırdı. Kendimi kafese kapatılmış gibi hissediyordum.  

Beni uyandıran el Nilay’a aitti. Nilay çalışma arkadaşım Batu’nun eşiydi. Biz işimiz gereği Afgan halkının baskı altında oluşunu dünyaya duyurmak için yola çıkmış gazeteci araştırma ekibiydik. Nilay , Batu, Alper ve ben. 78 gün önce sınırı geçerken herşey sarpa sarmıştı. Pasaport kontrolü esnasında gazeteci kimliklerimizi istemişlerdi. Ülkeye niye giriş yapmak istediğimiz , hangi şirket tarafından gönderildiğimiz , nerede ve kaç gün kalacağımız , hangi konu üzerine araştırma yapacağımız gibi birçok soru sordular. Daha sonra az ileriye gidip kendi aralarında Farsça konuşmaya başladılar. Afganistan ‘a  İran üzerinden giriş yapıyorduk. İran’da hiçbir sorun olmamasına rağmen burada sanki durumlar öyle ilerlemeyecekti. Çünkü sebebini bilmediğimiz bir nedenden dolayı bizden hoşlanmamışlardı. Zorluk çıkarmak için herşeyi yapacaklardı. Uzun bir bekleyiş sonunda arkadaşımız Alper üniversite yıllarında öğrendiği yarım yamalak Farsça ile niye beklediğimizi sordu. Herhangi birşeyi sorun yapmak için beklermişçesine bizlere bağırarak birşeyler söylüyorlardı ve Alper kesinlikle bunları anlamıyordu. Sınır kapısındakilerin saldırgan tavırlarıyla ufak bir kargaşa yaşandı. Hava kararmak üzereydi. Afgan polisleri geldi ve onlara kenarda birşeyler anlattılar. Ekip arabası ile karakola götürüldük. Yaşananların sebebini bilmiyorduk. Taa ki karakolda durumu öğrenene kadar. Pasaport işlemleri sırasında zorluk çıkarma ve  memura karşı gelme suçundan yargılanıyorduk. Herşey nasıl bu kadar hızlı gelişmişti ve bu noktaya gelmiştik ? Bu iş için yola çıktığımızda hepimiz çok heyecanlı ve mutluyduk. Şimdi ise ne durumdayız. Sırt çantalarımız , fotoğraf makinalarımız , telefonlarımız elimizden alındı. O zamanlar neydi bu kadar korktukları diye düşünmüştüm. Şimdi bu sorunun cevabını birebir yaşıyorum. Burası insanlığın can çekiştiği bir yerdi. Kendileriyle sağlıklı iletişim kuramıyorduk. Alper ne kadar yanlış anlaşılma olduğunu anlatsa da anlamadılar. Konsolosluk ile görüşmemize dahi izin vermediler. Türlü bahaneler uydurdular. Karakolda geçen 2 günün ardından kendilerince geçerli olan prosedür gereği bizi inanılmaz bir yere götürdüler. Toplama kampına... 

                                 BÖLÜM 2 

Mesleğe yeni başladığım yıllarda sesini duyuramayan insanların sesi olmak için söz vermiştim kendime. İnternet üzerinden , makalelerden , kitaplardan okuduğum kadarıyla toplama kamplarının nasıl içler acısı bir yer olduğunu biliyordum. Tecavüze uğrayan kadınları , kadın olmak zorunda bırakılan küçük kızları , çocukluğunu yaşayamamış çocukları , bulaşıcı hastalıkları , sefilliği , sebepsiz dayakları , zevk uğruna günlerce yapılan işkenceleri okumuştum. Hatta okuduğum bazı geceler uyuyamıyordum. Dünya ne kadar acımasız bir yerdi. 

Afganistan'da yönetimin değişmesiyle kadınların ve kız çocuklarının sesi olabilmek adına çıkmıştık bu yola. Oradaki kadınların dünyanın herhangi bir yerinde alışveriş yapan , kahvesini içen bir kadından farkları yoktu. Bu ülkede çocukların çocuk olmaya bile hakkı yoktu. Peki neydi onları diğer insanlardan ayıran ? Coğrafi konum bir insanın hayatını, hayallerini , eğitimini bu kadar mı etkilerdi ? Sanki çıktığımız yolun sonuna gelmiştik. Röportaj yapmamız gereken şu dakikalarda , buram buram çürümüş et kokusunun içinde toplama kampının girişindeydik. 

                                    BÖLÜM  3 

İçinde bulunduğumuz durumun şokunu üstümüzden atmıştık. Ne yazık ki Afganistan’ın kırsal bir bölgesinde bulunan bu kamptaydık. Çok büyük bir alandı. Karşıda paslanmış kapısıyla betonarme eski bir yapı ve sayısız çadır vardı. Birçok çadır yıpranmış zarar görmüştü. Hastalıkların kol gezdiği bir ortamdı burası. Başımızdaki yetkili bizi betonarme yapının kapısına kadar götürdü. İçeriden çıkan kişiye bizi teslim etti ve arabasına binerek gitti. Dayı diye bahsettikleri bu kişi insanlıktan nasibini almamış biriydi. Alaycı gözlerle bizi süzdükten sonra kalacak olduğumuz çadırlara götürdü. Erkekler ve kadınlar olarak ayrı yerlerde kalıyorduk. Tuvalet , duş gibi ihtiyaçlarımız burada lükstü. Yiyelim diye önümüze atılan gıdalar bile ölümümüze sebep olabilirdi. Gerçi ölsek bizde kampın girişinde kenara atılmış cesetler gibi olacaktık. Burada güçlü olmak zorundaydım. Girdiğimiz çadırın içinde hemen hemen 25 kadın vardı. Loş bir yerdi. Kimisi yerde uyuyor , kimisi kenarda çocuğunu emziriyor , kimisi korkan gözlerle bizi izliyordu. O çocukların hali anlatmakla olacak gibi değildi. Nilay ve bende bir kenara geçip oturduk. Kimse birbiriyle konuşmuyordu. Günlerin yorgunluğu ile birbirimize yaslanarak uyuyakalmışız. Çadıra giren 3 erkeğin sesiyle irkilerek uyandık. Bunlardan birisi dayı diye bahsedilendi. Kendi aralarında birşeyler konuşuyorlardı. Bir pazarlık var gibiydi. Doğru tahmin etmiştim. Burada esir tutulan kadınlar pazarlanıyordu. Gelen 2 kişi hepimizin arasında yavaş adımlarla gezerek bizleri inceliyorlardı. Beğendikleri olduğunda anlaştıkları ücreti ödeyip kadını alıp gidiyorlardı. Hemen yanımda korkarak oturan 20 yaşlarında esmer yeşil gözlü kızı gözüne kestirdiler. Kollarından tutup kaldırdıklarında kız ağlamaya başladı. Ne yapabilir nasıl yardımcı olabilirdik! Hepimiz çaresizdik. Ağlayarak zorla götürülen kız için dayı 100 bin Afgani aldı. Bir insan bu kadar değersiz bu kadar ucuz olamazdı. Giden kızın ardından derin bir sessizlik oldu. Belki de kendimizi onun yerine koyduk. Birgün hepimiz o durumu yaşayabilirdik. Burası kadınların çocukların ezildiği , eşya gibi kullanıldığı bir yerdi. Kaç saat geçti hatırlamıyorum. Meydandan gelen hoparlör sesi ile herkes ayağa kalktı ve dışarıya çıktı. Bizde onları takip ettik. Meydana koydukları büyük kazanda yemek vereceklerdi. Yerdeki demir tabaklardan alarak sıraya geçtik. Bir yandan etrafı gözetliyorduk. Batu ve Alper burada değillerdi. Belki bizden önce gelmişlerdir diye düşündük. Sıramız gelmişti. Tabağımıza fırlatılır gibi konulan yemek buğday lapasıydı. Suda haşlanmış , haşlanmaktan lapaya dönmüş buğdayı yemekten başka çaremiz yoktu. Gözümün önüne annemin yaptığı bol soğanlı menemen geldi. Hayatımızda sıradan olarak gördüğümüz şeyler ne kadar lüksmüş burada anladım. Lapamızı yerken Nilay ile sessizce  bu durumdan nasıl kurtulacağımızı konuşuyorduk. Nilay ağlamaya başladı. Buraya 1 gün bile katlanamam. Batu’nun nerede olduğunu nasıl olduğunu dahi bilmiyorum. Biz niye buradayız Ece? Biz Afgan değiliz ,biz Türk’üz. Bunları yapmaya hakları yok. Ülkemizdeki yakınlarımızla haberleşmeye hakkımız var. Burada yaşananlar insanlık dışı şeyler diye diye bir sürü şey söylüyordu. Bunları bende biliyordum ama bizi dinleyen yoktu. Muhakkak bir çıkış yolu bulacaktık. Nilay’ı sakinleştirdim. Batu ve Alper’in iyi olduklarını bizim de güçlü durmamız gerektiğini anlattım. Birlikte çadıra geri döndük. Gün battığı için çadırın içi çok karanlıktı. İçeride çok ağır koku vardı. Bu insanlar kim bilir kaç gündür yıkanmıyorlardı. Uyuz olup vücudunu kaşıyanlar , saçları bitlenip kafasını kaşıyanlar , üstüne yattığı kartonun az ilerisine tuvaletini yapanlar...Bu ortamda ilk gecemizdi. Acaba annem ve babam şu an ne yapıyorlardı diye düşündüm. Beni  merak etmişler miydi yoksa telefonumun çekmediğini mi düşünüyorlardı. Çünkü onlarla en son İran’dan Afganistan’a gelirken yolda konuşmuştum. Her şeyin yolunda olduğunu , işimiz biter bitmez döneceğimizi , bana ulaşamazlarsa merak etmemelerini söylemiştim. 

Benim bu durumda olduğumu bilmelerini asla istemezdim. Peki ya Tarık ne yapıyordu ? Ara sıra bizimkilere git göz kulak ol demiştim gidiyor muydu acaba ?  Onu bir daha ne zaman görürüm diye düşündüm. Parmağındaki nişan yüzüğümüz hafif alerji yapardı. Bazen yüzüğü çıkartırdı ve bende bu yüzden huysuzluk yapardım. Elin boşken güzel durmuyor , yüzüğü çıkarma derdim. Sonra kendi elime baktım. Karakolda özel eşyalarımızı aldıkları için parmağım boştu. Meğer ne kadar gereksiz şeylere takılı kalmışım diye geçirdim içimden. Yavaşça kafamı kaldırıp Nilay’a baktım , uyumuştu. Kendime defalarca tekrarladım ; 

Umudunu kaybetme... 

Umudunu kaybetme... 

Umudunu kaybetme... 

Ve bende uyuyakaldım. Ensemde bir nefes hissedinceye kadar...

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli