SayfaVeEkran @SayfaVeEkran

josê saramago - körlük spoilerlı ii̇nceleme

 Jose Saramago’ya 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran Körlük eserini irdeleyelim. Her şeyden önce Nasihatler Kitabı’ndan kitabın başında da yer alan bir alıntıyı tekrarlamak istiyorum.


‘’Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, fark et.’’


 Bu cümle o kadar önemli ki yazarın kitapta anlatmak istediği temanın yalnızca iki cümle ile özetlenmiş hali.


f6b13fab-0b54-4cc7-92e3-8487ba3ca550.jpg


 Kitabı anlayabilmek için yapmamız gereken en kritik konu dönüp biraz kendimize bakmak. Evimizde oturmuş keyifli keyifli dizimizi/filmimizi izlerken 5-6 sokak ötede oldukça hararetli bir tartışma yaşandığını varsayalım. Ne oluyor, ne bitiyor diye televizyonun sesini kısarız. Tartışmanın alevi sönmeye başlayınca olan biteni kolayca unutup dizimize/filmimize devam ederiz. Peki içimizde kaç kişi gerçek anlamda endişelenip yardım eli uzatmaya kalkar? Cevap bence çok açık. İstisnalar tabii ki her alanda olduğu gibi burada da olacaktır ama toplumun çoğunluğu kolay olanı tercih edip konfor alanını terk etmeyecektir. Sözün özü, kör olmayı seçecektir. Toplum olarak hareket sınırlarımızda bile çoğunlukla bu şekilde davrandığımızda kilometrelerce ötede yaşanan bir olayın vahametine de sadece üzülmekle yetiniyoruz. Hatta çoğumuz üzülmüyor bile. Örneğin yakın geçmişte Rusya-Ukrayna Savaşı oldu. Bunlar olurken sabah kalkıp işe gittik, işten gelip yemek yerken haberleri görüp atılan bombaların aldığı canlara üzüldük. Ama başka bir şey yapmadık, yapamadık. Uzandık koltuklarımıza, seyrettik filmimizi, oynadık oyunumuzu. Kimimiz bakıp gördü. Görünce fark etmeye çalıştı ama fark etmenin ne kadar ağır bir yük olduğunu anlayınca kör olmayı yeğledi. Çoğumuz bakmadı bile. Dolayısıyla yıllar içinde insanların dertleri ile dertlenemeyen, yapılanların nedenine değil de sonucuna bakıp acımasızca cezalandıran, haksızlıklara göz yuman, ‘’Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.’’ deyip kenara çekilen dünyaca kör bir toplum haline geldik.  


 Kitabımız da arabasının içinde kırmızı ışıkta sabırsızlıkla bekleyen ve yeşil ışık yandığı anda ‘’Kör oldum.’’ çığlıkları atan, bu kör toplumun ortalama özelliklerini yansıtan ilk kör ile başlıyor. Daha sonra ilk körün aynı havayı soluduğu kişilerin hepsi birer birer kör olmaya başlıyorlar. Devletin değerlendirmeleri neticesinde körlerin bir akıl hastanesinde karantinaya alınması kararlaştırılıyor. Çeşitli olaylar ile birlikte akıl hastanesinde yaklaşık 260 kadar kör tecrit altında tutuluyor. Bizim için bu 260 kör arasında 7 tanesi oldukça önemli. İlk kör ve karısı, şaşı çocuk, koyu renk gözlüklü genç kız, gözü siyah bantlı yaşlı adam, göz doktoru ve doktorun karısı. 7 kişinin içindeki en mühim kişi doktorun karısı çünkü körlüğe yakalanmayan ve gözleri hala gören tek kişi o. Kör olmadığını öğrenenler ona imrenseler de aslında en zor durumdaki kişi de yine doktorun karısı. Akıl hastanesinde olan bütün iğrençlikleri, tarif edilemez pisliği, körlerin çaresizliğini, yemek dağıtımında yapılan haksızlıkları, cinsel istismarı görmek zorunda olan ve ses çıkartamayan kişi kendisinden başkası değil. Kendinizi onun yerine koyun ve tamamen kaderine terk edilmiş kör insanların bulunduğu bir tecrit binasında olan biten bütün rezaleti görmek zorunda olduğunuzu farz edin. İşte böyle bir temelde sürükleyici biçimde aktarıyor Saramago bize eserini. Buradaki körler zamanında umursamadıkları insanların acılarını kendileri deneyimlemek zorunda kalıyorlar. Pislik içinde yaşamaya çalışıyorlar, açlıkla mücadele ediyorlar, cinsel istismara uğruyorlar, öldürmek zorunda kalıyorlar, öldürülüyorlar, utançlarını ve gururlarını bir kenara bırakmak zorunda kalıyorlar, kör olmadan önceki hayatlarında neye karşı kör olmayı seçiyorlarsa onu birebir yaşıyorlar. Daha sonrasında bu tecrit binasından çıkma fırsatı buluyorlar ve bu 7 kişilik grup doktorun karısının liderliğinde tamamen körleşmiş insanların arasında hayatta kalmaya çalışıyor. Ve hikayenin sonunda ilk körün gözleri tekrar açılıyor ve onunla birlikte bütün toplum yeniden görmeye başlıyor.


 Tabii hikayeyi sizlere çok detaya girmeden kısa ve öz bir biçimde aktardım. Ama bu körlük nasıl bir körlük ondan bahsetmedim.  Saramago’nun bize anlatmak istediği körlük sıradan bir körlük değil. Bu körlük olması gereken gibi kara değil tam tersine beyaz bir körlük. Yani aslında aydınlanmaya olan bir körlük. İşte 2 paragraf yukarıda belirttiğim, bu insanları anlamama, etrafımızda olup biten birçok gerçeğe, acıya, probleme kör kalma halinin fiziksel bir versiyonu. Artık fiziki olarak da körleşmiş bu toplum ne zaman ki önemsemedikleri, kulak tıkadıkları bu insanların acılarını birebir deneyimliyor işte o zaman gözleri yeniden görmeye başlıyor ama bu sefer hakikatlerle birlikte. Bu anlattıklarımı daha da anlamlı kılmak için kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum: ‘’Zor olan, insanlarla beraber yaşamak değil, dedi doktor, onları anlamak.’’


 Kitabı ana hatlarıyla değerlendirdikten sonra son olarak iki şeyden daha bahsetmek istiyorum. Birincisi, kitap alışık olduğumuzun dışında bir anlatım tarzına sahip. Diyaloglar satırlar halinde değil de virgüller ile ayrılmış. Bir karakterin cümlesini okuduktan sonra bir anda yazarın bir düşüncesini okuyor bulabiliyorsunuz kendinizi. Bu durum başlarda beni biraz zorlasa da birkaç sayfadan sonra yazarın anlatım tarzını benimsedim. İkincisi ise, hiçbir karakterin adı yok. Aslında bu duruma kitabın sonlarına doğru ilk körün evine yerleşmiş olduğunu öğrendiğimiz yazar açıklık getiriyor.(Not: Bence Jose Saramago bu yazarı kendisi olarak hikayeye yerleştirmiş.) İlk kör ona ismini sorduğunda yazar şöyle bir cevap veriyor: ‘’Körler ada ihtiyaç duymaz, ben bu sesim, gerisinin bir önemi yok.’’ Gerçekten de herkesin kör olduğu bir toplumda isimlerin ne önemi vardır ki?


Lafın kısası, okunmalı ve okutulmalı. İnsanlar olarak bu körlüğü atlattığımız anda bizleri çok daha güzel bir gelecek bekliyor olacak.

1

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli